kan tahlili, biyokimya, laboratuvar

Kan tahlili ile kanser ve alzaymır gelişmeden belirlenebilecek!

Asrın hastalığı kanser ve alzaymır, artık yılda bir kez yapılacak kan tahlili ile önceden tespit edilebilecek.

20 yıldır ‘İnsan Protein Atlası‘ üzerinde çalışmalar yürüten İsveç Kraliyet Enstitüsü’nden, dünyaca ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, yakın bir gelecekte yılda bir kez kan tahlili yaptırılarak, kanserden alzaymıra pek çok hastalığın yakalanmadan belirlenerek, takibe alınabileceğini açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde Sağlık Bakanlığı’nın ev sahipliğinde düzenlenen 6. Türk Dünyası Tıp Kurultayı’nda konuşma yapmak üzere İstanbul’a gelen İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü ve Karolinska Enstitüsü’nden Science for Life Laboratuvarı kurucusu, ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, bilim dünyasının DNA’nın yapı taşları olan kandaki proteinlere odaklandığını vurguladı. Prof. Dr. Mathias Uhlen,

Herkesin kanında kendi parmak izi var aslında. Bu da bilim dünyasını heyecanlandıran bir buluş oldu. Kişinin sağlıklı mı olduğunu yoksa bir hastalığa mı yakalanıyor olduğunu bu sayede takip edebiliyoruz. Muhtemelen çok yakın bir gelecekte de insanlara her yıl bir kan tahlili yaptırarak, herhangi bir hastalık geliştiriyor mu geliştirmiyor mu bunu izleme şansımız olacak, dedi.

Karaciğer yağlanmasından diyabete

Prof. Dr. Uhlen, herkesin parmak izi gibi kandaki proteinin de kişiye özel olduğunu, bunun da başta kanser hastalığı olmak üzere pek çok hastalığa yakalanmadan önce önemli bir belirteç görevi yapacağını anlatarak,

Kanserin birçok tipinde özellikle de erken teşhis için bize çok faydası olacak. Çünkü ne kadar erken teşhis edebiliyorsak o kadar iyi tedavi edebiliyoruz. Onun yanında alzaymır hastalığının semptomlarını veya belirtilerini görebilmek açısından ya da ona benzer hastalıkların takibinde faydalı olacak. Ayrıca genel hastalıklar dediğimiz karaciğer yağlanması, diyabet gibi hastalıkları da henüz oluşmadan takip etmekte faydası olacak” diye konuştu.

Bilimdeki sessiz devrim

Şu anda bilimde ‘sessiz bir devrim’ gerçekleştiğini vurgulayan Prof. Dr. Mathias Uhlen, şunları söyledi:

Bilimsel ve tıbbi araştırma açısından gerçekten çok heyecan verici bir dönemden geçiyoruz. Adeta sessiz bir devrim yaşanıyor. Özellikle de geleneksel kimyasal ilaçlardan artık direkt kandaki proteinleri hedefleyen kişisel tedavi imkanı sağlayan biyolojik ilaçlara bir geçiş var. Daha fazla kullanılıyor bunlar. Başarıları da daha yüksek. Bunun da sebebi hedefinin ve etkinliğinin daha belli olması. Şu anda kullanılan 10 ilacın 8’i biyolojik ilaç haline geldi. Bunlar hangi hastalıkları hedefliyor derseniz, otoimmün hastalıklar başta geliyor. Ama kanser tedavisinde de bu ilaçların geleneksel ilaçlara kıyasla çok daha fazla kullanıldığını ve çok daha başarılı olduğunu görüyoruz. Otoimmün hastalıkların başında ise sedef, MS (multipl sklerosiz) ve romatoid artrit geliyor. Bu hastalıklarda biyolojik ilaçlar gerçekten bir devrim yaratıyor.

Kanda çok önemli 700 protein

Araştırmalarına ait 550’den fazla yayını olan Prof. Dr. Uhlen, 2003 yılından bu yana ‘İnsan Protein Atlas’ının oluşturulabilmesi için çalışıyor. 2015’te insan dokularında ve organlarındaki protein dağılımını gösteren Doku Atlası’nı, 2016’da hücrelerdeki insan proteinlerinin hücre içi konumlarını gösteren Hücre Atlası’nı, 2017 yılında da kanser hastalarının hayatta kalımlarının RNA ve protein seviyeleriyle nasıl ilişkili olduğunu gösteren Patoloji Atlası’nı tamamlayan Scince for Laboratuvarı’nın kurucusu olan Prof. Dr. Uhlen, “20 yıldır bu çalışmaları yapıyoruz. Yapmak istediğimiz şey insan vücudundaki bütün yapı taşlarını ki, yapıtaşı derken proteini kastediyoruz, haritalandırabilmek. Bunların hem ilaç geliştirmekte hem de teşhisleri yapabilmekte bizlere katkısı olacak. En önemlisi de kandaki proteinlerin ne olduğunu tamamen anlamaya ve bunları haritalandırmaya çalışıyoruz. Bu noktada bildiğimiz bir şey var ki, insan kanında çok önemli 700 tane protein var ve bunlar teşhiste çok faydalı. Çünkü her bir insanın parmak izi farklı olduğu gibi kanındaki proteinlerin izi de farklı.”

Yeni nesil biyoteknolojik ilaçlar maliyet etkin değil

Proteinleri hedefleyerek kişisel tedavi olanağı sunan biyolojik ilaçlarda, şu anda en büyük sorunun yüksek maliyet olduğunu belirten Prof. Dr. Uhlen sözlerini şöyle noktaladı:

Bunlar ya kullanan hastalar için ya da toplumun geneline çok yüksek maliyet çıkarıyor. Dolayısıyla bundan sonraki dönemde en önemli hedefimiz bu ilaçları daha ucuza mal edebilmeyi sağlamak. Tabii ki yeni biyolojik ilaçlar arasında maliyeti daha düşük olanlar da var. Karşımızda şöyle bir etik ikilem var; Çok faydalı ilaçlar, etkililiği yüksek ilaçlar, ancak çok pahalı, dolayısıyla bunları kim kullanabilecek kim kullanamayacak.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/hekim/tibbi-gelismeler/tr-kan-tahlili-ile-kanser-ve-alzheimer-gelismeden-belirlenebilecek-2-19-83924.html
barsak, bağırsak, sindirim, karın, kabızlık, kolon

Sağlıklı bağırsak florası obeziteye kalkan oluyor!

Bilim insanları, bağırsak florasında bulunan bakterilerin yapısının yararlı yönde değiştirilmesiyle, insülin direncinin ve obeziteye neden olan vücuttaki yağ kitlesinin azaldığını belirtti.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bağırsaklarda yer alan trilyonlarca mikrobun toplu olarak “mikrobiyota” olarak isimlendirildiğini söyledi.

Mikrobiyota değişiklikleri ve bağırsakta vücuda yararlı mikropların azalması ya da fonksiyonlarının bozulmasının, obezite ve diyabet gibi obezite ile ilişkili metabolik hastalıkların gelişmesini kolaylaştırdığının belirlendiğini anlatan Yıldız, bununla ilgili pek çok araştırmanın bilim dünyasıyla paylaşıldığına işaret etti.

Bağırsakta zararlı bakteriler arttığı zaman gıdalarla alınan karbonhidratlardan daha fazla enerji elde edilerek, vücutta yağ ve şeker şeklinde depolandığını aktaran Yıldız,

Bağırsakların geçirgenliğinin artması ile dolaşıma geçen bakteri parçaları düşük dereceli iltihaplanma ile insülin direncini tetikleyerek, metabolizmanın yavaşlamasını ve vücudun yağ depolamasını kolaylaştırıyor. Bu durumda aynı şekilde beslenen ve hareket eden iki kişiden birinde mikrobiyota farklılığı nedeniyle obezite gelişirken diğeri kilo almayabiliyor, diye konuştu.

Hayvan çalışmalarının mikrobiyota üzerinde yapılan değişikliklerin vücut yağ kitlesini ve insülin direncini azalttığını gösterdiğine değinen Yıldız,

İnsan obezitesinde de diyet ve yaşam tarzı değişikliği ile kilo kaybı sağlandığı durumlarda mikrobiyota yararlı yönde değişim gösteriyor, dedi.

Yıldız, insanda mikrobiyotanın 3 yaşına kadar şekillendiğine dikkati çekerek,

Sağlıklı mikrobiyota gelişimi sağlamak ve ileride obezite gelişimini önlemek için normal yolla doğum, anne sütü ve bebeklikte aşırı antibiyotik kullanılmaması önem arz ediyor. Erişkin obez bireylerde prebiyotik özelliği olan lifli gıdalarla beslenme, bağırsak mikrobiyotası üzerinde olumlu etki gösteriyor, açıklamasında bulundu.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/saglikli-bagirsak-florasi-obeziteye-kalkan-oluyor-/1608380
Prof. Dr. Murat Baş

Probiyotikler kilo kontrolüne destek oluyor!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Prof. Dr. Murat Baş, uygun probiyotik kullanımının ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının bağırsak sağlığını desteklediğini belirterek, bunun da yiyecek alımıyla iştahın azalmasını sağladığını söyledi.

Prof. Dr. Baş, kilo kontrolü ve sağlıklı mikrobiyata ilişkisinin, sindirim ve bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olan probiyotiklerin kilo kontrolündeki etkisinin ele alındığı toplantıda, aşırı kilonun artık küresel bir problem olduğunu ve obeziteye bağlı ölümlerin sayısının her geçen yıl arttığını belirtti.

Baş, 1980’den beri obezite ve fazla kilonun yetişkinlerde %27,5, çocuklarda %47,1 oranında artış gösterdiğini, dünyada obez veya aşırı kilolu olan yetişkin nüfus oranı %37 iken, son 33 yılda obezite oranı düşen ülkenin tespit edilmediğini vurgulayarak, bu durum karşısında sağlık örgütleri, araştırma kuruluşları ve bilim dünyasının sağlıklı kilo kontrolüne ilişkin tedbirler almaya başladığını kaydetti.

Bağırsak/bağırsak bariyerinin yaklaşık 400m2 bir yüzeyi kapladığını dile getiren Baş, vücudun enerji harcamasının yaklaşık %40’ını kullandığını ve hemen hemen her 5 günde bir yenilendiğini söyledi.

Probiyotikler, tokluk hormonlarının salınımını destekler

Bağırsak mikrobiyotası ve vücut ağırlığı arasındaki bağlantının kapsamlı olarak birçok çalışmada incelendiğini kaydeden Baş, probiyotiklerin sindirim sağlığını düzenlediğinin altını çizerek, normal ağırlıktaki kişilere göre, kilolu ve obez kişilerin mikrobiyotalarının bozulduğunu söyledi.

Prof. Dr. Murat Baş, probiyotiklerin yağ depolanmasını azalttığına ve dışkı ile yağ atımına destek olduğuna işaret ederek, yapılan çalışmalarda probiyotik takviyesinin, sürekli açlık ve yemek yeme isteği hisseden kişilerde ağırlık kaybını artırdığını ifade etti. Bağırsaklarda üretilen glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) hormonunun kan şekeri seviyesini düzenlemede etkili olduğunu anlatan Baş, şunları kaydetti:

GLP-1

Besinler bağırsaklara girdiğinde, bağırsaklarda üretilen bir hormondur. GLP-1 hormonu kan şekeri seviyesini sabit tutmada önemli bir rol oynar ve kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Vücut ağırlığı kaybından hemen sonra meydana gelen iştahtaki azalma, kısmen GLP-1’in artmasından kaynaklanmaktadır. Bağırsak sağlığı bozulduğunda GLP-1 hormonu seviyesi azalır ve beraberinde iştah artar. Bu nedenle, bağırsak sağlığı bozulmuş kişilerin vücut ağırlığı artma eğilimindedir. Uygun probiyotik kullanımı ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları, bağırsak sağlığını destekleyerek GLP-1 hormonu seviyelerini yükseltir ve bu da yiyecek alımının ve iştahın azalmasını sağlar.

Bilim insanı Henna Maria Uusitupa da 2007’de başlayıp 2018’e kadar devam eden klinik çalışmada Bifidobacterium Animalis Lactis B420 probiyotik suşunun düzenli kullanımında total vücut yağ kitlesini düşürdüğünü gözlemlediklerini belirtti. Uusitupa,

Gastrointestinal sistemin kilit fonksiyonu epitel bütünlüğü korumak. Epitel doku bozulduğunda obezite gibi metabolik hastalıklar ortaya çıkıyor. Araştırmamızda Bifidobacterium Animalis Lactis B420’nin epitel bütünlük üzerindeki geliştirici etkisi nedeniyle kilo kontrolüne cevap verdiğini, sağlıksız beslenme ile biriken yağ kütlesinde azalma sağladığını gördük, ifadelerini kullandı.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/probiyotikler-kilo-kontrolune-destek-oluyor/1593877
kurban, kurban bayramı, kurban eti, kurban bayramında beslenme, kurban nasıl kesilir, kurban nasıl pişirilir, kurban kesmeden önce dikkat edilmesi gerekenler, kurban etinin pH değeri, etin pH ve lezzeti, kurban eti neden katılaşır, kurban eti ne kadar dinlendirilmeli, ölüm katılığı nedir, kurban etinde rigor mortis, kurban eti dondurucuda ne kadar bekletilir, kurban eti buzdolabında ne kadar saklanır, et ne zaman bozulur, heterosiklik aminler, kurban etinde heterosiklik aminler, karsinojenik N-Nitrozo bileşikleri, kurban etinde karsinojenik N-Nitrozo bileşikleri,

Sağlıklı kurban eti nasıl olmalı?

Et tüketilmeden önce pişirilir ve patojenik mikroorganizmalar elimine edilir, lezzeti geliştirilir. Buna ek olarak mekanik etkiyle veya marinasyon uygulanarak olgunlaştırılır ve sindirime yardımcı olunur.

Etin marinasyonu

Etin marinasyonu zayıf bir asit çözeltisinde da yapılır ve protein yapısında gevşeme ile sonuçlanmaktadır. Bu işlem büyük miktarlarda bağ dokusu içeren etlerin hazırlanmasında yardımcıdır.

Pişirme yöntemleri

Pişirme yöntemleri ve pişirme koşulları (ısıtma hızı, pişirme süresi ve sıcaklık) kimyasal bileşimi ve sonuçta etin beslenme değerini değiştirmektedir.

Yapılan çalışmalarda pişirme sıcaklığının proteinlerin sindirilebilirliğinden daha çok sindirim hızını etkilediği gösterilmiştir.

Etler 75°C civarında pişirilerek incelendiğinde, sindirim hızlarında artış gözlenmiştir. Bu sıcaklık değerinde protein denaturasyonu, proteinlerin düzenlenmelerinde önemli değişmelere neden olmakta, sindirim proteazlarının parçalayıcı etkisini kolaylaştırmaktadır. Yüksek sıcaklıklardaki protein oksidasyonları ise proteinlerin kümelenmelerine yol açmaktadır. Isının saflaştırılmış proteinler üzerinde oluşturduğu yapısal etkilerle peptidazların salgılanma yeteneği ve parçalayıcı etkileri değişmektedir.

Kurban bayramında kırmızı etler protein kaynağı olarak yaygın biçimde tüketilmektedir. Kurbanların kesim öncesi, kesimleri sırasında ve sonrasındaki uygulamalar, etlerin olgunlaştırılması, depolanması, pişirilmesi ve tüketimleri birbirleri ile ilgili ve önemli hususlardır.

Etlerde yapılan çalışmalarda kümeleşmenin proteinlerin sindirimi üzerindeki olumsuz etkileri tanımlanmıştır. Proteinlerin bu düşmüş sindirimi amino asitlerin de biyo-yararlılığının düşmesine neden olmakta, et ürünlerinin beslenme kalitesi üzerinde de olumsuz etki göstermektedir. Ayrıca, düşmüş amino asit yararlığı, düşmüş protein sindirimi insan sağlığı üzerinde de olumsuz etki göstermektedir. Çünkü hidrolize edilmemiş proteinler kolonik flora tarafından mutajenik ürünlere fermente edilmekte, kolon kanseri riskini arttırmaktadır. Bu nedenle etin beslenme ve sağlık değeri önemlidir.

Pişirme, parçacıkların büyüklüğünü ve oluşmasını etkilemektedir. Pişirme büyük parçacıklarda önemli azalmalarına neden olurken bu sırada küçük parçacıkların dayanıklı kalmalarına yol açmaktadır. Bazı besinlerin sindirimi üzerine çiğnemenin etkisi bulunmaktadır. Eğer yeterince çiğnenmezse besinlerin önemli bir kısmı dışkıda atılmaktadır. Bu besinlerden en önemlisi de yağsız etlerdir.

İyi pişmemiş ve çiğnenmemiş etlerin orijinal ağırlıklarının %85 kadarının atıldığı bildirilmiştir.

Yağsız etlerin maksimum emilimi için yeterli miktarda çiğnenmeleri gerekmekte

Etlerin sindirim kayıplarının düşmesi için çok sayıda etkenin etkisi vardır. Yaygın olarak etleri daha yumuşak hale getirmek için yöntemler uygulanmaktadır. Etleri çekiçle dövme, seyreltik asetik asit çözeltisinde yumuşatma, ananas suyu eklenerek uygulamalar yapılmıştır. Yumuşatma yöntemlerinin başarısı etin sindirilebilir olmasında bir artış, yüzey alanın büyümesidir.

Olgunlaşmamış veya ön işleme tutulmamış etler sindirme karşı daha dirençlidir. Etin sindirilebilirliği ile kolonda bakteriyel fermantasyon arasında kolorektal kanser riski açısından ilişki bulunmaktadır.

Yüksek miktarlarda et tüketimi ile etin zayıf sindirimi kolon kanseri riskini arttırmaktadır.

Yüksek sıcaklılarda karsinojenik N-Nitrozo bileşiklerinin ve heterosiklik aminlerin oluşumu ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca proteinlerin tam olarak sindirilememiş olması da kalın bağırsaklarda karsinojenik son ürünlerin oluşması ile sonuçlanmaktadır.

Proteinler mide ve ince bağırsaklarda tamamen sindirilmediklerinde kolondaki bakterilerce fermantasyona uğratılırlar ve bazı karsinojenik bileşiklerin (özellikle fenol ile para-kreseol) oluşumu ile sonuçlanırlar. Bu bileşikler protein sindiriminin potansiyel mutajenik ürünleridir ve kolon kanseri riskini arttırdıklarına inanılmaktadır.

Türkiye Diyetisyenler Derneği (TDD) Web Sitesi

hepatit, karaciğer, siroz (5)

Hepatit B’nin güçlü silahı aşı!

KLİMİK Derneği Viral Hepatit Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Neşe Demirtürk, hepatit C’de elde edilen tam iyileşme başarısını hepatit B’de de sağlayabilmeyi hedeflediklerini dile getirerek, hepatit B’ye karşı elimizde hepatit C için mevcut olmayan çok güçlü bir silah var: aşı, dedi.

HBV infeksiyonundan aşılanarak korunmak mümkün. Özellikle sağlık çalışanları, hemodiyaliz hastaları, bağışıklığı baskılayıcı ilaç kullananlar, ailesinde ya da yakın çevresinde HBV taşıyıcısı olanlar, HBV taşıyıcısı anne ve bebekleri gibi risk taşıyan kişilerin aşılanması, infeksiyonunun eliminasyonunda en önemli nokta, şeklinde konuştu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (3)

Hepatit’in bulaşma yolları!

Hepatitler, hasta kişilerin dışkılarıyla, doğaya yayılan virüsle, kontamine içme suları ve çiğ tüketilen sebze ve meyveler yoluyla bulaşır. Sadece sarılık, bulantı, kusma, halsizlik, idrar renginde koyulaşma gibi belirtilerle seyreden akut infeksiyon tablosuna yol açarlar. Diğer viral hepatit etkenlerinden B, C ve D virüsleri ise akut hepatite benzer geçici bir hastalık yapabilecekleri gibi kronik karaciğer hastalığına da yol açabilirler.

Ülkemizde özellikle kronik hepatit B ve C infeksiyonları daha sık görülüyor. Bu etkenlerle oluşan viral hepatitler %10-90 arasında değişen oranlarda kronik karaciğer iltihabı yapar, zaman içinde de siroz ve karaciğer kanserine kadar ilerleyebilir. Kronik hastalığa yol açan B ve C hepatit virüsleri kan ve diğer vücut sıvılarıyla bulaşır. Hastalık, bu virüsü taşıyan kişiyle aynı tıraş bıçağının, tırnak makasının ve benzeri özel eşyalarının paylaşılması, steril olmayan şartlarda cerrahi işlem ya da dövme yapılması sonucunda ya da doğum esnasında anneden bebeğe bulaşabiliyor.

Türkiye’de, hepatitin bulaşma şeklinin daha çok aile içi geçişlerden kaynaklandığını anlatan Prof. Dr. Demirtürk,

Kronik hepatit B ve C virüsleri ciddi kronik karaciğer hastalığına sebep olmalarına rağmen hastalarda belirgin bir yakınmaya yol açmamaktadır. Sadece hafif bir yorgunluk ve halsizlik hissi yaratır. Kişiler, bu nedenle hasta olduklarının farkına varmayabilirler. Ta ki, siroz ya da karaciğer kanseri gibi bir evreye gelene kadar, değerlendirmesinde bulundu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (2)

Kronik hepatit B ve C enfeksiyonları ülkemizde daha sık görülüyor

KLİMİK Derneği Viral Hepatit Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Neşe Demirtürk hepatitin karaciğerdeki iltihap olarak tanımlanabileceğini söyledi.

Demirtürk, hepatitin, ilaçların yan etkisinin yanı sıra alkol ve bazı metabolik hastalıklardan kaynaklanabileceğini belirterek, sık görülen ve önemli sonuçlara yol açan nedenin viral hepatitler olduğunun altını çizdi. Hepatit A, B, C, D ve E virüslerinin en önemli viral hepatit etkenleri olduğunu aktaran Demirtürk, bunlardan A ve E hepatitlerinin genellikle iyileşmeyle sonuçlanan ve kalıcı bağışıklık bırakan virüsler olmasına karşın karaciğerde kronik hastalıklara neden olmadıklarını kaydetti.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

Sağlık Bakanı Koca

Sağlık Bakanlığı kan yoluyla bulaşan hastalıklar için harekete geçti!

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, kan yoluyla bulaşan hastalıklarla mücadele için Türkiye Berberler Kuaförler ve Güzellik Salonu İşletmecileri Federasyonu ile protokol yapacaklarını bildirdi. Koca, Twitter hesabından kan yoluyla bulaşan hastalıklarla mücadele için yeni bir adım atacaklarını duyurdu. Tüm dünyada ciddi bir halk sağlığı sorunu olan viral hepatitler ve HIV/AIDS gibi hastalıkların bulaşının engellenmesi için önemli bir çalışma başlattıklarını belirten Koca,

Berber, kuaför ve güzellik salonlarını temsil eden sivil toplum kuruluşları ile görüşerek, bu işletmelerin hijyen standartlarının, sterilizasyon ve dezenfeksiyon koşullarının belgelenmesi için protokol hazırlıklarımıza başladık, açıklamasında bulundu.

Koca, ilgili dernek, federasyon ve sektör temsilcileri ile bir araya gelerek sertifikalandırma çalışmalarını en kısa hayata geçirmeyi hedeflediklerini vurgulayarak,

Protokol kapsamında eğitim ve denetimleri hızlandıracağız. Ayrıca Bakanlığımız hijyen ve kalite standartlarını hayata geçiren işletmelere uygunluk sertifikası vereceğiz, bilgisini paylaştı.

Dünya’da 40 milyondan fazla kişinin HIV virüsü taşıdığını, 325 milyon kişinin ise hepatit B ve C hastası olduğunu kaydeden Koca, her yıl dünyada 1,4 milyon kişi viral hepatitlere bağlı siroz ve karaciğer kanseri gibi nedenlerden dolayı yaşamını yitirdiğini belirtti.

Türkiye’de ise 4 milyondan fazla kişinin hepatit B ve C virüsü taşıdığına dikkati çeken Koca, organ nakillerinin yarısından fazlasını, viral hepatitlere bağlı karaciğer yetmezliklerinin oluşturduğunu bildirdi.

Hepatit B, C ve HIV/AIDS gibi hastalıklar kan yoluyla, sterilize edilmemiş cerrahi malzemelerle, sterilize edilmemiş araçlarla yapılan dövme, akupunktur gibi uygulamalarla, tıraş bıçağı, diş fırçası gibi eşyaların paylaşımıyla bulaşabildiğini aktaran Koca, şunları kaydetti:

Kan yoluyla bulaşan hastalıkların erken teşhisi ve tedavisi kadar, bulaşının önlenmesi de Sağlık Bakanlığı olarak en temel önceliklerimizden. Bir yıl kadar önce, Türkiye Viral Hepatit Önleme ve Kontrol Programını (2018-2023), geçen ay ise Türkiye HIV/AIDS Kontrol Programı ve Tanı-Tedavi Rehberini yayınladık. Eylem planlarımızda yer alan stratejileri adım adım hayata geçiriyoruz. Başlattığımız çalışmanın bu yolda önemli bir kazanım sağlayacağına inanıyorum.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-saglik-bakanligi-kan-yoluyla-bulasan-hastaliklar-icin-harekete-gecti-11-681-82545.html
hepatit, karaciğer, siroz

Hepatit’te ilaçlarla %100 iyileşme sağlanabiliyor

Prof. Dr. Demirtürk, viral hepatitlerde tanının kan testleriyle konulduğuna işaret ederek, hastalardan alınan kan örneğiyle yapılan serolojik test yöntemleriyle virüse ait antijenlerin, antikorların ve nükleik asitlerin araştırıldığını, bu testlerin Türkiye’de birçok hastanede kolayca uygulanabildiğinin altını çizdi.

Kronik hepatit B ve C infeksiyonlarının tedavisinin mümkün olduğunu vurgulayan Demirtürk, şu bilgileri paylaştı:

Hepatit B ve C’de ağızdan kullanılan ilaçlarla hastalığı kontrol edebiliyoruz. Son yıllarda geliştirilen tedavi seçenekleri bu hastalıkların tedavilerini daha da kolaylaştırdı. Geçmiş yıllarda interferon adlı ve sadece enjeksiyon yoluyla kullanılabilen ilaçlar mevcutken günümüzde hem B hem de C hepatitlerinde interferon içermeyen, sadece ağızdan verilen ilaçlarla %100’e varan oranlarda iyileşme sağlayabiliyoruz.

Hepatit B’de bu tedaviler biraz uzun sürüyor. Hastalar birkaç yıl günde tek doz ilaç almak zorunda kalıyorlar. Önemli bir yan etkiye de yol açmayan bu ilaçları düzenli kullanan kronik hepatit B hastalarında rahatsızlık kontrol altında tutuluyor, kanser ya da siroz gelişimi engelleniyor. Kronik C hepatitinde ise 8 haftaya kadar kısaltılabilen ve yan etkisi de neredeyse hiç olmayan tedavilerle tam iyileşme elde ediliyor. HCV vücuttan tamamen temizlenebiliyor. Bu ilaçlar ülkemizde de onaylanmış durumda. Tek sıkıntı tedavilerin biraz pahalı olması ve tamamının henüz sağlık güvencesi ile karşılanamıyor olmasıdır.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (1)

Hepatit’te yeni olgu sayısının %90 azaltılması hedefleniyor!

Prof. Dr. Alpay Azap, viral hepatite yol açan etkenlerin ayrıntılı tanı testleriyle kolaylıkla saptanabildiğini böylece viral hepatit olgularına kolay ve güvenilir şekilde tanı konulabildiğini dile getirdi.

Ancak kronik viral hepatitlerin, hastaların hekime başvurmasını gerektirecek kadar ağır semptomlara yol açmaması nedeniyle bu hastaların genellikle tesadüfen saptandığını anlatan Azap,

Bu durum birçok hastanın hastalığının farkında olmadan yaşamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla insanlarımızın hepatitlerden korkmamaları, kolayca tanı konulabilen bu hastalıkları taşıyıp taşımadıklarını öğrenmek için sağlık kuruluşlarına başvurmaları gereklidir. Hiç enfekte olmayanlar için aşı, enfekte olanlar için de etkili tedavi mümkün, değerlendirmesinde bulundu.

Viral hepatitlerin azaltılması için Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 194 ülkenin katılımıyla 2016 yılından başlatılarak 2021’e kadar uygulanacak bir eliminasyon programı oluşturulduğunu hatırlatan Azap,

Bu programla 2030 yılına kadar viral hepatitlere bağlı ölümlerin %65, yeni olgu sayısının ise %90 azaltılması hedefleniyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle hem sağlık çalışanlarında hem de toplumda viral hepatitlerle ilgili farkındalığın arttırılması ve risk gruplarının belirlenerek bu kişilerde tarama çalışmalarının yapılması önem taşıyor, şeklinde konuştu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer

Karaciğer transplantasyonlarının en sık nedeni Hepatit B ve C!

Prof. Dr. Alpay Azap, kronik hepatitlerin tüm dünyada siroz ve karaciğer kanserinin bir numaralı nedeni olduğunu belirterek, Yapılan tahminlere göre dünyada 350 milyona yakın insan hepatit C veya B ile enfektedir. Her yıl 1 milyondan fazla kişi viral hepatitlere bağlı siroz ve karaciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Ülkemizde de kronik hepatit B ve C infeksiyonları karaciğer transplantasyonlarının en sık nedenini oluşturmaktadır, dedi.

Bu iki önemli kronik hepatit enfeksiyonu konusunda elimizde güçlü silahlarımız var, ifadesini kullanan Azap, şu bilgileri verdi:

Hepatit B için etkin bir aşı ve hastalığı önemli ölçüde kontrol altına alabilen ilaçlar söz konusu. Hepatit C’nin aşısı yoksa da infeksiyonu vücuttan tamamen temizleyen ilaç tedavisi var. Ancak ne yazık ki tüm dünyada viral hepatiti olan 325 milyon insandan neredeyse 300 milyonu hepatit B veya C olduğunun farkında değil. Ülkemizde de çoğu henüz tanı almamış 3,5 milyon hepatit B, 750 bin hepatit C hastası olduğu tahmin ediliyor. Bu nedenle hastaların tespiti ve tedavisi viral hepatitlerle savaşta kilit noktayı oluşturuyor.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

Batı Nil Virüsü, BNV

Sağlık Bakanlığı’ndan Batı Nil Virüsü açıklaması: “4 vaka tespit edildi”

Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, dört vakanın yanında aynı bölgeden üç şüpheli numunenin daha incelenmek üzere laboratuvara gönderileceği belirtildi.

Söz konusu hastalığın genelde mevsimsel olduğu, yaz boyunca ve sonbaharın erken dönemlerinde görüldüğüne dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi.

Salgın bölgeleri başlıca kuş göç yolları üzerinde yer almaktadır. Kuşlar virüsün esas konağıdır. Sivrisinekler taşıyıcı kuşlardan beslenirse, virüsü alarak insanlara bulaştırabilmektedir. Hastalığın kuluçka süresi 3-14 gündür. Virüsün bulaştığı kişilerin %80’inde herhangi bir belirti görülmez. Hastaların yaklaşık %20’sinde ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik, iştahsızlık, lenf bezlerinde şişlik, bulantı-kusma, ciltte döküntü görülebilir. Yaklaşık bir haftada iyileşme beklenir. Hastalığın özel bir tedavisi yoktur, destek tedavisi esastır. Çoğunlukla Afrika, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Amerika ve Batı Asya’da görülen BNV, ülkemizde ilk olarak 2010 yılında tespit edilmiştir. 2018’de başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerinde vaka sayıları artmış, aynı yıl Türkiye’de de 26 vaka görülmüştür.

Koruyucu önlemler alındı

İstanbul Avcılar’da vakalara rastlanılmasının ardından hastalığın kontrolüne yönelik olarak İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yerel yönetimler ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde gerekli koruma tedbirleri alındığı kaydedildi. Açıklamada,

Tespit edilen hastalara ve yakınlarına gerekli bilgilendirmeler yapılmış; başka vaka olup olmadığı araştırılmıştır. Hastalıktan korunmada temel yaklaşım sivrisinek üreme alanlarının azaltılması ve sivrisinek sokmalarından korunmaktır. Bu çerçevede bölgede sivrisinek kaynağı olabilecek yerler tespit edilmiş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bildirilerek larvasit uygulamaları yapılması istenmiştir. Ayrıca bölgede sivrisinek üreme alanı olabilecek durgun suların ıslahı için İSKİ’ye bilgilendirme yapılmıştır, denildi.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-saglik-bakanligindan-bati-nil-virusu-aciklamasi-4-vaka-tespit-edildi-11-681-82494.html
bebek telefon, çocuk tablet

Ekranın uykuya olumsuz etkisi mavi ışık engelleyici gözlük ile azalıyor!

Hollanda’da yapılan ekranın uykuya olumsuz etkisine ilişkin araştırmada, günde 4 saatten fazla tablet ya da akıllı telefon kullananların mavi ışık engelleyici gözlük takması halinde uyku bozukluğunda düzelme görüldü.

Hollandalı bilim insanlarınca, ekranın uykuya olumsuz etkisine yönelik yapılan araştırmada, mavi ışık engelleyici gözlükle günde 4 saatten fazla tablet ya da akıllı telefon kullananların uyku kalitesinin düzeldiği ortaya kondu.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Avrupa Endokrinoloji Derneği Yöneticisi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çocuklarda ve ergenlerde özellikle geceleri uzun süreli akıllı telefon, tablet ya da bilgisayar kullanımının giderek artan bir problem olduğunu söyledi.

Akıllı telefon ve tablet kullanımına bağlı gelişen uyku problemlerine ilişkin yeni bir çalışma sonucunun Fransa’nın Lyon kentinde düzenlenen Avrupa Endokrinoloji Kongresinde açıklandığını belirten Yıldız, çalışmayla gün içinde uzun süre akıllı telefon ve tablet kullanımının uyku sağlığını bozduğunun ortaya konduğunu bildirdi. Hollanda’da gerçekleştirilen çalışmaya 12-17 yaşlarında iki grup ergenin dahil edildiğini anlatan Yıldız, birinci grupta günde 4 saatten fazla ekran başında zaman geçiren 25, ikinci grupta ise günde 1 saatten daha az ekran başında zaman geçiren 30 katılımcının yer aldığını aktardı. Yıldız, şunları kaydetti:

Birinci gruptaki katılımcılarda birer hafta ara ile ve her biri birer hafta sürecek şekilde üç ayrı aşamada değerlendirmeler yapıldı.

İlk aşama günde 4 saat ve üzeri ekran maruziyeti, ikinci aşama mavi ışık engelleyici gözlük kullanarak aynı sürede ekran maruziyeti ve son aşama hiç ekran maruziyeti olmaması şeklinde düzenlendi. Çalışmanın her aşamasında uyku günlükleri tutuldu ve tükrükte uyku hormonu melatonin ölçümü yapıldı. Çalışma sonunda uzun süreli ekran maruziyeti olanlarda mavi ışık engelleyici gözlük kullanımı ya da ekran maruziyetinin kaldırılması ile uykuya dalma zamanı, uyku kalitesi ve melatonin ölçümlerinin düzeldiği ve uyku seviyesinin günde 1 saatten az ekran maruziyeti olanlarla benzer seviyeye ulaştığı ortaya kondu.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/ekranin-uykuya-olumsuz-etkisi-mavi-isik-engelleyici-gozluk-ile-azaliyor/1501009
Çölyak, arpa ve çölyak, buğday ve çölyak, çavdar ve çölyak, Çölyak hastalığı, Çölyak hastalığı nasıl bir rahatsızlıktır, Çölyak hastalığı nedir, çölyak ve bağışıklık sistemi, diyetisyen rümeysa çelik, gluten enteropatisi, gluten hassasiyeti, kalıcı intolerans, oto-immün sistem rahatsızlığı, oto-immün sistem rahatsızlığı nedir, proksimal ince barsak alerjisi, rümeysa çelik, villi, villus, willi, yulaf ve çölyak

Glutensiz diyet sağlıklı kişilerde kullanılmamalı

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlıklı bir yaşamın ön koşullarından birinin doğru beslenme alışkanlığı olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Özel, glutensiz diyetin ise buğday, çavdar, arpa gibi tahılların diyetten çıkarılmasından oluştuğunu söyledi.

Glutensiz diyette birçok besinin tüketiminin sınırlandırıldığını ve beslenme düzeninden çıkartıldığını ifade eden Özel, Yasaklanan besinlerden en önemlisi B grubu vitaminlerinin çoğunun temel kaynağı olan tahıl gruplarıdır. Bu vitaminlerin yetersizliği bilişsel performansı etkilemektedir. Ayrıca ekmek tüketiminin sınırlandırılmasıyla doygunluğun sağlanmasında ve bağırsakların düzgün çalışmasında sorunlar görülebilir. Glutensiz diyetin çölyaklı ve gluten hassasiyeti bulunan hastalarda tedavinin bir parçası olduğu ancak sağlıklı kişilerde zayıflama amacıyla kullanılmasının gerekli olmadığı ve glutensiz diyet uygulamasının zayıflama üzerine etkili olabileceği iddiasını, besin duyarlılığı testleri yapan ve glutensiz ürün pazarlayan firmaların başlatmış olabileceği unutulmamalıdır, uyarısında bulundu.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/populer-diyetler-hasta-edebilir-uyarisi/1497300
Önemli diyetisyen

Yüksek protein ve yağ tüketimi içeren diyetlere dikkat!

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlıklı bir yaşamın ön koşullarından birinin doğru beslenme alışkanlığı olduğunu söyledi.

Yüksek protein ve yağ tüketimini içeren ketojenik diyetlerde, toplam yağ ve doymuş yağ alımının sağlık otoriterlerince belirlenen önerilerden 2-2,5 kat daha yüksek olduğunu ifade eden Özel, şöyle konuştu:

Yüksek protein ve yağ içeren diyetler, kardiyovasküler hastalıklar, böbrek ve kemik eklem hastalıkları riskini artırır. Bunun yanında karbonhidratlardan ciddi şekilde kısıtlı olmaları kişilerde halsizliğe neden olur. Genel olarak ketojenik diyetlerin çok katı sınırlamalarının olması kişilerin diyeti tamamlamalarını ve uzun vadede kullanımını zorlaştırır. Diyete başlanılan ilk zamanlarda fazla miktarda ağırlık kaybı görülür ancak bunun büyük bir çoğunluğu vücuttan su kaybıyla gerçekleşir. Kaybedilen suyun yerine konmaması baş ağrısı, cilt kuruluğu, hatta böbrek yetersizliğine neden olabilir. Bu diyetlerde tam tahılların, sebze ve meyvelerin çok az bulunması kabızlık şikayetine, uzun dönemde ise vitamin ve mineral yetersizliklerine neden olur.

Prof. Dr. Özel, popüler diyetlerden biri olan detoks diyetinin vücuttan toksinlerin temizlenmesini ve hızlı ağırlık kaybını vadettiğini belirterek,

Ancak bilimsel gerçek toksinlerin vücuttan atılmasını sağlayan sistemin karaciğer ve böbrekler gibi organlarımız olduğunu göstermektedir, dedi.

Yalnızca sebze ve meyve sularıyla beslenilmesinin ihtiyaç duyulan protein, yağ asitleri, bazı vitamin ve mineraller gibi birçok besin ögesini karşılamadığını söyleyen Özel, Detoks diyetleri, çok düşük enerji içerikli olmaları nedeniyle kısa sürede ağırlık kaybı sağlasa bile bireyin günlük yeme alışkanlıklarına dönmesi ile kaybedilen ağırlık kısa sürede fazlasıyla geri alınır. bilgisini verdi.

Bir diğer popüler diyet uygulamalarından aralıklı açlık diyetlerine ilişkin de Özel, şunları belirtti:

Haftanın beş günü enerji kısıtlaması yapmadan beslenmeyi haftanın diğer iki günü çok düşük enerji alımını önermektedir. Aralıklı açlık diyetlerinin bir diğer türü de ise günde yalnızca sekiz saat beslenilmesi diğer on altı saatte besin alımının olmaması ilkesine dayanmaktadır. Aralıklı açlık diyetlerinin ağırlık kaybını sağlamada etkili olabileceği öne sürülse de bilimsel çalışmalar, aralıklı açlık diyetlerinin enerjinin kısıtlandığı diğer diyetlerden bir üstünlüğü olmadığını göstermiştir. Aralıklı açlık diyetleri uzun vadede birçok insan için sürdürülebilir olmamakla birlikte yaş, sağlık durumu ya da yaşam tarzına bağlı uzun açlık durumunun olumsuz etkileri de bulunmaktadır.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/populer-diyetler-hasta-edebilir-uyarisi/1497300
Diyetisyen Hilal Mutlu

Diyetisyen Hilal Mutlu: “İftar ve sahur arasında 2-2,5 litre su tüketin”

Diyetisyen Hilal Mutlu, iftarla sahur arasında 2-2,5 litre su içilmesi ve çay, kahvenin çok tüketilmemesi gerektiğini söyledi.

Dyt. Mutlu, oruç tutanların rahat bir gün geçirmesi için önerilerde bulundu.

Ramazan da olsa besin ihtiyacı aynıdır

Yaklaşık 17 saat aç kalan vücudun iftarda hem fiziksel hem de ruhsal açlığını gidermek istediğini belirten Mutlu,

Normal zamanda vücudumuzun ne kadar besine ihtiyacı varsa Ramazan’da da bu miktar aynıdır. Beslenme ipuçları olarak orucu 1 su bardağı ılık suyla açıp, 1 veya 2 adet hurma yenilebilir. Ardından çorba içilip 10-15 dakika dinlenilmelidir. Çorba olarak yoğurtlu ve soğuk çorbalar hem yaz günlerinin sıcağından kurtulmak hem de gün içinde aç kalan vücudun ihtiyacını karşılamak için tüketilebilir. Daha sonra ana yemeğe geçilip yanında mutlaka az yağlı süt ürünleri (yoğurt, cacık, ayran gibi) ve yağsız, bol yeşillikli salata olmalıdır. Komposto şekersiz tüketilmelidir. Ana yemeklerde kızartmalar, ağır, yağlı yiyecekler tercih edilmemeli, ızgara, haşlama, buğulama şeklinde pişirilmiş sebze ağırlıklı yemekler tercih edilmelidir. Ramazan’ın simgelerinden olan pide ise orta boy pidenin sekizde birinin 1 dilim ekmeğe tekabül ettiği unutulmamalı, haftada iki gün pide tercih edip kalan günlerde tam tahıllı ekmekler tercih edilmelidir. Çünkü oruçla birlikte değişen beslenmemiz kabızlığa sebep olmaktadır. İftardan 30-45 dakika sonra orta tempoda yürüyüş yapılmalı ve yavaşlayan metabolizma harekete geçirilmelidir, dedi.

Suyun önemini unutmayın

İftarla sahur arasında 2-2,5 litre su içilmeli ve çay, kahvenin çok tüketilmemesi gerektiğini aktaran Mutlu,

Çay, kahve suyun yerini tutmadığı gibi idrarla su atımına da sebep olur. İftar ve sahurun haricinde 2 ara öğün yapılmalıdır. Ara öğünlerde meyve, yoğurt, süt en iyi seçeneklerdir. 1 su bardağı maden sulu ayran da gün içerisinde terle kaybedilen mineralleri geri almak için güzel bir alternatiftir. Şerbetli, hamur işi tatlıların yerine haftanın 1-2 günü az şekerle hazırlanmış sütlü, meyveli tatlılar veya 2-3 top dondurma tüketilebilir. Sahurda ise protein ağırlıklı kahvaltılıklar sizi gün boyu dinç tutar. Yumurta, az yağlı peynir, yeşillikler, tam tahıllı ekmekler, ceviz sahurun en iyi seçenekleridir. Pratik bir öğün tercih etmek isteyenler ise az yağlı süt, yulaf ezmesi ve taze meyvelerle hazırlanmış bir kahvaltı önerilebilir. Sonuç olarak çok hareket, çok su ve dengeli-düzenli beslenme, diye konuştu.

Memurlar.net
https://www.memurlar.net/haber/830855/iftarla-sahur-arasinda-2-5-litre-su-icin.html
Dokuz Eylül Tıp

Margarin tüketenlerde depresyon riski yüksek!

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi’nde bir grup bilim insanı, deney hayvanlarıyla yaptığı çalışmada, yayık tereyağının öğrenmeyi olumlu etkilediğini, margarinin ise depresyonu tetiklediğini tespit etti.

  1. Ayçiçek yağı tüketenlerde karar verme sıkıntısı
  2. Zeytinyağı ile beslenenler relaks
  3. Margarinle beslenenler pes etti
  4. En iyi sonuç tereyağında

DEÜ Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın, hindistan cevizi, ayçiçek, zeytinyağları ile margarin ve tereyağı ile beslenenlerde depresyon, kaygı ve öğrenme düzeyine ilişkin yaptıkları Sıçanlarda farklı yağlarla zenginleştirilmiş beslenmenin öğrenme-bellek, anksiyete ve depresyon üzerindeki etkileri adlı araştırmanın sonuçlarını, AA muhabirine anlattı.

Yetişkin sıçanları, deney kapsamında yüzde 10 oranla farklı yağlarla zenginleştirilmiş yemlerle beslediklerini ifade eden Harzadın, bu yağların hayvanların davranışlarına etkisini araştırdıklarını anlattı. Öğrenme ve bellek düzeyini ölçmek için yer yön bulma modülünü kullandıklarını kaydeden Harzadın, depresyon düzeyini ise su tankında deney hayvanlarının hayatta kalma çabasıyla değerlendirdiklerini anlattı. Harzadın, kaygı düzeyini ise hayvanların hareketliliği ve anksiyete alanında geçirilen zamanla ölçtükleri bilgisini verdi.

1. Ayçiçek yağı tüketenlerde karar verme sıkıntısı

Ayçiçek yağının Türk mutfağında sıkça kullanıldığını hatırlatan Harzadın, Bilimsel çalışmada bizi en çok şaşırtan yağlardan biri de ayçiçek yağı oldu. Ayçiçek yağı tüketenlerde depresyon düzeyi de kaygı düzeyi de yüksek ancak asıl ilginç olanı, bu yağ, deney hayvanlarının karar verme yetilerini etkiledi. Hayvanları düzeneğe koyduğumuzda nereye gideceğine karar veremedi. Dolayısıyla, ayçiçek yağının beynin karar verme bölümü olan prefrontal korteksi olumsuz etkilediğini düşünüyoruz. diye konuştu.

2. Zeytinyağı ile beslenenler relaks

Harzadın, tüm yağ çeşitleri arasında en olumlu sonuçlarından birini zeytinyağında aldıklarını anlatarak, ekstra sızma zeytinyağı ile beslenen deney hayvanlarındaki depresyon seviyelerinin oldukça düşük çıktığını vurguladı.

Sıçanlarda deney süresi olan 2 ayın, insan yaşamında 10 yıla tekabül ettiğini vurgulayan Harzadın, Zeytinyağı ile beslenen hayvanların anksiyete düzeyi son derece düşük. Bu hayvanlar rahat, son derece relakstı. Öğrenme kapasitesi de gayet iyiydi. dedi.

3. Margarinle beslenenler pes etti

Margarin tüketen hayvanlardaki sonuçların vahim olduğuna işaret eden Harzadın, şu bilgileri verdi:

Margarinle beslenenler ve ayçiçek yağı ile beslenenler benzer anksiyete düzeyine sahip. Onlar çok hareketli ve düzeneğin anksiyete alanında çok vakit geçirdiler. Karar verme yeteneği de bozuldu. Daha da fenası depresyon belirtileri bu grupta en yüksekti. Depresyon düzeneğimizde bir kavanoz içinde su var. Bu suda hayvanın boğulmaması, yaşama tutunması için hareket etmesi gerekiyor. Yani suyun üzerinde kalması için çaba sarf etmeli. Margarin grubu son derece hareketsizdi. Hatta bazı hayvanları deneyi tamamlayabilmek için biz kurtardık.

4. En iyi sonuç tereyağında

Harzadın, serbest gezen inekten geleneksel yöntemle elde edilen yayık tereyağında en iyi sonuçlardan birini elde ettiklerini ifade ederek Geleneksel yöntemle elde edilen yayık tereyağından mucize sonuç aldık. Tereyağı ile beslenenlerde kaygı düzeyi düşük, depresyon belirtisi yok ve öğrenme seviyeleri de son derece olumlu, dedi.

Araştırma sonuçlarının uluslararası kamuoyuna duyurulacağı bilgisini veren Harzadın, beslenmede önce tereyağı ve zeytinyağının tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-dokuz-eylul-tip-arastirmasi-margarin-tuketenlerde-depresyon-riski-yuksek-11-681-80448.html
gmo, GDO, Genetiği değiştirilmiş organizma (1)

(ARAŞTIRMA) Zayıf kalmak genetik varyasyonla ilgili!

Bilim insanları, bazı insanların neden çok zayıf bazılarınınsa neden kilo almaya meyilli olduğunu sonunda keşfetti.

Araştırmalar, belli genlerin zayıf kalmakla doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Uluslararası araştırma ekibi, zayıf insanların bir kısmının gerçekten de şanslı genlere sahip olduğunu doğruluyor. Bazıları için zayıf kalmak doğru beslenme veya sağlıklı yaşam biçiminden ziyade genetik yatkınlıkla ilgili… Araştırmanın sonuçları, PLOS Genetics adlı hakemli bilimsel dergide yayımlandı.

Geçtiğimiz yıllarda araştırmacılar fazla kilolara sebep olan yüzlerce genetik farklılık tespit etmişti; fakat zayıf insanlar üzerine genetik çalışmalar çok daha az sayıdaydı. Bu çalışma için, İngiltere’de yaşayan 1.600 sağlıklı zayıf insanın (vücut kitle endeksi 18’in altında) DNA örnekleri, 2.000 obez ve 10.400 normal kiloda insanın DNA’larıyla karşılaştırıldı.

Araştırma ekibi, yaşam tarzıyla ilgili detaylı sorular sorarak yeme bozukluğu olan kişileri çalışma dışında tuttu. Araştırmacılar, obez insanların özellikle belli genlerinin aşırı kilo alma ile doğrudan bağlantılı olduğunu buldular. Bu genler zayıf insanlarda daha az görülürken, zayıf insanların genlerinde sağlıklı zayıflıkla ilgili olduğu anlaşılan başka bölgeler tespit edildi.

Daha az yargılayıcı olmalıyız

Cambridge Üniversitesi’nden araştırma sorumlusu Prof. Sadaf Farooqi,

İnsanları başkalarının kilolarıyla ilgili önyargılı olmamaya çağırdı. Bu araştırmada gördük ki bazı insanların düşündüğünün aksine, zayıflık illa ki nefsine sahip olabilmekle alakalı değil. Zayıf insanlarda aşırı kiloya sebep olacak daha az gen var. İnsanları kilolarından dolayı yargılayıp hüküm vermek çok kolay ama bilim, durumun sanılandan çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Sanılanın aksine kilolarımız üzerinde çok daha az kontrolümüz var, dedi

Bilim insanları, bundan sonraki adımın, sağlıklı zayıflıkla ilişkili genleri tek tek tespit etmek olduğunu söylüyor. Bu bilgiler ışığında yeni bir diyetin ortaya çıkıp çıkmayacağı ise uzun vadede belli olacak.

Genetiği farklı

Bu çalışmanın kapsamlı ve önemli bir çalışma olduğunu belirten Londra King’s College Üniversitesi’nden Beslenme ve Diyetetik Profesörü Tom Sanders,

Görüyoruz ki özellikle genç yaşta gelişen obezite genetik olarak belirleniyor ve zayıf insanların genetiği genel nüfustan farklı, fakat çoğunlukla obezite yetişkin insanlarda hareketsiz yaşam biçimi ve yüksek kalorili yiyeceklerin aşırı tüketimine bağlı olarak ortaya çıkar diye ekledi.

King’s College Üniversitesi’nden Profesör Tim Spector pek çok ülkede nüfusun üçte birinin buna rağmen zayıf kalmayı başardığını söyledi. Bunların bir kısmı genetik olarak zayıflığa yatkın olsa da yaşam tarzı veya bağırsak mikropları gibi başka önemli faktörlerin de etkili olduğunu biliyoruz.

Diyetisyenler, genetiğiniz veya kilonuz ne olursa olsun sağlıklı beslenme ve egzersizin önemini koruduğunu vurguluyor.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-arastirma-zayif-kalmak-genetik-varyasyonla-ilgili-11-681-80256.html