öksürük, öksürüğe ne iyi gelir, öksürük nasıl geçer, öksürüğe faydalı gıdalar

Araştırma: Bal ve limonu kaynatarak içmek!

ABD’de bilim üzerine akademik çalışmalar yayınlayan American Chemical Society’nin (ACS) gerçekleştirdiği bir araştırma, öksürüğün tedavisinde kullanılan şurupların hastalığın iyileşmesine bir katkıda bulunmadığını ortaya koydu. Amerikalıların her yıl öksürük ilacına 4 milyar dolar harcadığını ifade eden uzmanlar, öksürük şuruplarının yerine bal ve limonu kaynatarak içmenin çok daha faydalı olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, öksürük şuruplarının hastalığı tedavi ettiğine yönelik inanışın tamamen psikolojik olduğunu açıkladı. Yapılan klinik araştırmalara göre bu plasebo etkisine sahip. Ancak hastalığı iyileştirmekten ziyade daha iyi bir şekilde uyumanızı sağlıyorlar. Uzmanlar şurup yerine bal ve limonu kaynatarak içmek fakat bunu 1 yaşından küçük çocuklara vermemek gerektiğini kaydetti.

Bu dönemde bol sıvı tüketmek, bol buharlı bir duş almak ya da nemlendirici kullanmak ve boğaz tahrişini engellemek için de sert şeker kullanmak gerektiğine dikkat çektiler.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-arastirma-bal-ve-limonu-kaynatarak-icmek-oksuruk-surubundan-daha-iyi-11-681-72487.html

Sağlık Bakanlığı, diyetisyen ve hekimlere otizm rehberi hazırlıyor!

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, otizmli çocukların eğitiminde görev alan öğretmenler ve aileler için iki yeni rehber kitapçığın hazırlandığını belirterek, bu çalışmalarla çocukların gelişimlerine ve onlara sunulan eğitimin niteliğinin artırılmasına katkıda bulunmayı amaçladıklarını bildirdi.

Selçuk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının ortak girişimiyle başlatılan Beslenmenin Otizm Spektrum Bozukluğu Üzerine Etkileri Farkındalık Geliştirilmesi Projesi kapsamında yürütülen çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Projenin tanıtım toplantısını Emine Erdoğan’ın katılımıyla Konya’da düzenlediklerini anımsatan Selçuk, Proje kapsamında otizm spektrum bozukluğu olan bireylerin eğitiminde görev alan öğretmenler ve ailelerin ‘otizm spektrum bozukluğu ve beslenme’ konusuna ilişkin duyarlılık kazanmaları amacıyla rehber kitapçıklar hazırladık. Rehberlerin ailelerimiz ve öğretmenlerimize dağıtımı gerçekleştirildi. diye konuştu.

Ayrıca Türkiye genelindeki 242 rehberlik ve araştırma merkezi (RAM) tarafından ailelerin bilgilendirildiğini anlatan Selçuk, Sağlık Bakanlığınca da diyetisyen ve hekimlere yönelik bir rehber hazırlandığını aktardı.

Aileler ve öğretmenlere rehberlik edecek yol haritası

Bakan Selçuk, özel eğitime ihtiyacı olan öğrencilerin eğitim hizmetlerinden en üst düzeyde faydalanabilmesi için çalışmaları büyük bir titizlikle yürüttüklerini vurgulayarak, şu değerlendirmelerde bulundu:

Rehberlerimiz toplumun tüm kesimlerine farkındalık kazandırmak amacıyla uzman bir ekip tarafından hazırlandı. Bu çalışmalarla otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarımızın gelişimlerine ve onlara sunulan eğitimin niteliğinin artırılmasına katkıda bulunmayı, hem ailelerimize hem de öğretmenlerimize rehberlik edecek bir yol haritası sunmayı amaçladık.

Öğretmenler için mesleki gelişim programları hazırlandı

Bakanlık tarafından otizm spektrum bozukluğu ve beslenme konusunda farkındalık yaratmak amacıyla öğretmen eğitimlerinin de düzenlendiğini bildiren Bakan Selçuk, şöyle konuştu:

Otizm spektrum bozukluğu konusundaki mesleki gelişim ve kurs programlarımızla özel eğitim kurumlarında görev yapan yaklaşık 400 öğretmenimize eğitim verildi.

Ayrıca otizm spektrum bozukluğu olan öğrencilerimizin beslenmeleri konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla tüm özel eğitim, rehberlik, sınıf ve okul öncesi öğretmenlerimize yönelik uzaktan eğitim mesleki gelişim sertifika programını hazırlıyoruz. Eğitim programıyla söz konusu branşlardaki tüm öğretmenlerimize ulaşmayı hedefliyoruz.

Otizmli çocuklarımızın dünyasına doğru bir dille ulaşabilmek için…

Öte yandan Milli Eğitim Bakanı Selçuk, rehber kitapçıklarla ilgili Twitter hesabından da paylaşımda bulundu.

Selçuk, paylaşımında, Dışarı doğru açsa da içine kapansa da gülün adı güldür. Açmadı diye tomurcuğu dalından ayırmıyorsan; otizmli çocuğu da hayattan ayıramazsın. İçine doğru konuşan, içine doğru yaşayan otizmli çocuklarımızın dünyasına doğru bir dille ulaşabilmek için öğretmen ve aile kitapları hazırladık. mesajına yer verdi.

Kitapçıklarda beslenme sorunları ve çözüm önerileri sıralanıyor

Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü öncülüğünde aileler için hazırlanan Otizm Spektrum Bozukluğu ve Beslenme kitapçığında otizmli çocukların beslenmeleri konusunda sıklıkla karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alıyor.

Öğretmenlere yönelik rehber kitapçıkta ise okul ortamında beslenme sorunlarını çözmek için dikkat edilmesi gereken hususlar, otizmli öğrencilerin iletişim ve sosyal becerilerini geliştirmek için yapılabilecekler, ebeveyn aracılı uygulamalar konusunda bilgilendirmeler yapılıyor.

Memurlar.net
https://www.memurlar.net/haber/871278/meb-den-ogretmen-ve-aileler-icin-otizm-rehberi.html
kistik fibroziste beslenme

Kistik fibroziste beslenme nasıl olmalı?

TANIMI: Kistikfibrozis (KF) diğer adıyla mukovisidozis 1/2000-2500 görülme sıklığı ile çocukluk çağında görülen, vücudun dış salgı bezlerini tutan, pankreas yetersizliği, kronik akciğer hastalığı ve malnütrisyonun eşlik ettiği fatal seyirli bir hastalıktır. İlk kez 1936 yılında tanımlanan hastalığın görülme yaşının erken olması, büyüme ve gelişmeyi engellemektedir. Malnütrisyon, yetersiz ağırlık kazanımı prognozu olumsuz etkileyen etmenlerden biri olup enerji, protein, yağ ve diğer besin öğelerine olan gereksinim artmaktadır. Buna karşılık KF’de sindirim ve solunum sisteminde oluşan sorunlar ve sık geçirilen enfeksiyonlar nedeniyle tüketilen besin öğelerinden yararlanma azalır, gereksinmeler malabsorpsiyon nedeniyle artar.

GENETİK: Solunum sisteminin epitel hücrelerindeki klor geçirgenliği azalır ve temel bozukluk epitel hücrelerinin apikal (uca yakın ) membranlarında klor iyon iletiminin azalmasına bağlıdır. Hastalığın kalıtsal sıklığı bölgelere göre değişen otozomal resesif geçişli kronik bir hastalıktır. KF geni 7. kromozomun uzun kolunda q22-31 bölgesinde yer alır ve kistik fibrozis transmembran regulatör (KFTR) proteinini kodlar. 1480 aminoasitten oluşan KFTR geninde, 2011 yılı itibariyle, 1893 mutasyon tanımlanmıştır. KFTR geninde en sık rastlanan mutasyon ΔF508 olup, en sık rastlanan KF genotipi de homozigot ΔF508/ΔF508’dir. Bu mutasyonda fenilalanin amino asidini kodlayan 508. kodonun delesyonu söz konusudur. Sağlıklı kişilerde normal siklik AMP ve protein kinaz bağımlı olarak çalışan bir iyon kanalı görevini göstermektedir. Bu proteinin işlevsel kaybı ile oluşan KF hastalığında, salgı epitelinde azalmış Cl iyonu sekresonu ve artmış Na iyonu absorbsiyonu hastalığın patogenezini ouşturmaktadır.

TANI YÖNTEMLERİ:

  • Solunum sistemi bulguları
  • Gastrointestinal sistem bulguları
  • Aile öyküsü
  • Terin elektrolit (klor) konsatrasyonu (klor kanalının etkilenmesi sonucunda hücreden dışarıya klor salgılanması) bozulur. Hücrenin içine ise sodyum ve klor geçişi artar. Sonuç olarak oluşan salgı elektrolitten ve sudan fakir koyu, yapışkan niteliktedir. Terde klor konsantrasyonunun 60 mEq/lt’nin üzerinde olması tanı konulmasında yardımcıdır.

KLİNİK BULGULAR:

  1. Yenidoğan bulguları: Bu dönemdeki en önemli bulgu mekonyum ileusudur. Mekonyumun içerdiği yüksek yoğunluktaki proteinin pankreas enzimlerince eritilememesi sonucunda barsakta tıkanma başlar. Ayrıca yenidoğan döneminde artmış safraya bağlı olarak tıkanma sarılığı veya uzamış sarılıkta görülebilir.
  2. Süt çocuğu dönemi bulguları: Akciğerler doğumda normaldir. Akciğer hastalıklarının ilk bulgusu öksürüktür. Antibiyotiklere yanıt geç ve yavaştır. Enfeksiyonlar sık tekrarlanır ve devamlılık gösterir. Öksürük kusmayı uyarır ve besin alımını azalır ve büyüme geriler. Sindirim sisteminde, pankreas yetersizliği ile birlikte emilim bozukluğu, yetersiz kilo alımı, büyümede gerilik ve malnütrisyon gelişebilir.
  3. Çocukluk ve adölesan dönemi bulguları:Bu dönemde en belirgin bulgu uzun süren ve devam eden öksürük, wheezing ve egzersiz ile ortaya çıkan nefes darlığıdır. Ayrıca çomak parmakta görülebilir. Bu yaş grubunda distal intestinal obstrüksiyon sendromu, karaciğer hastalığı ve ilerlemiş vakalarda pankreas ekzokrin bezlerin tutulumu yanında fibrozisin artması ile insülin salgılayan adacık hücrelerinin etkilenmesi sonu diyabet gelişir.
  4. Her yaşta görülen klinik bulgular: Akciğerlerde stafilokok ve pnömokoklarda oluşan enfeksiyonlar sonucu ampiyem, abse ve atelektazi görülür. KF’li hastaların %85-90’ında pankreas yetmezliği olduğundan proteolitik enzimlerde, amilaz ve lipazdaki azalma malabsorpsiyon, steatore ve dışkı ile enerji kaybına neden olur. Bu nedenle KF’li hastalarda dışarıdan pankreatik enzim verilmelidir.

KF’Lİ ÇOÇUKLARDA BÜYÜME VE GELİŞME:KF’li hastalar, pulmoner hastalıkları sonucu gelişen hastalık ve artmış serum tümör nekrozis faktör ve diğer sitokinlerin konsantrasyonu nedeniyle iştahsızdır. Ek olarak kusma, gastroözafajiyelreflü, özofajit, kronik karın ağrısı besin alımını azaltır. Depresyon gelişimi de iştahta azalmaya neden olur. Malabsorpsiyon ve besin alımında azalmaya ek olarak KF’li hastalarda dinlenme enerji harcanmasında normalin %10-15’ kadar artmıştır. KF’li çocuklarda dengeli ve yeterli bir beslenme programı oluşturmaktaki amaç, çocuğun büyüme ve gelişmesini izleyerek ağırlık kazanımının sağlanması, vücut direncinin arttırılması ve enfeksiyonlardan korunma, yetersiz besin tüketimi sonucunda gelişen malabsorpsiyon ve malnütrisyonun önlenmesi, çocuğun yaşam süresi ve kalitesinin arttırılmasıdır. Beslenme desteği bu hastaların solunum işlevini düzeltmektedir. Malnütrisyon büyüme ve gelişme geriliği, akciğer ve pankreatik hastalığın eşlik ettiği pek çok etkene bağlı olarak gelişebilir. Malnütrisyon sebebiyle oluşan büyüme ve gelişme geriliği enerji, protein, elzem yağ asitleri, vitamin ve minerallerin uzun süreli yetersiz alımıyla ilgilidir. Enerji dengesizliği, enerji gereksinmesi ile enerji alımı arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Enerji dengesizliğini 3 grup altında inceleyebiliriz.

  1. Enerji kayıpları: Sindirim ve emilimdeki bozukluklar sonucu fekal besin kaybı, enerji dengesizliğinin oluşmasında önemlidir. Besinlerle alınan protein ve yağın emilememesine neden olan pankreatik yetersizlik KF’li hastaların %85-90’ında görülür. Buna bağlı olarak gaita ile yüksek enerji kayıpları oluşur. Pankreatik yetmezliği olan hastalara besinlerle birlikte enzim eklenmesi yapıldığında besinler daha iyi tüketilir.
  2. Enerji alımı: Enerji alımının aşırı kayıplar sebebiyle normal gereksinimin üzerinde olması gerekmektedir. Sık geçirilen enfeksiyonlar oral alımı sınırlandrımakta, akciğer hastalıkları, öksürük nöbetleri ve kusma, özofajit ağrı ve besin alımındaki isteksizlik sonucu oluşan anoreksiya, tümden besin reddi olarak gelişerek hastanın enerj alımını en aza indirmektedir.
  3. Enerji harcanması:KF’li hastalarda dinlenme enerji harcaması normal sağlıklı çocuklara göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Dinlenme enerji harcaması ile solunum işlevi ve beslenme durumu arasında negatif, solunum işlevleri ile beslenme arasında pozitif bir ilişki vardır.

BESLENME TEDAVİSİNİN AMAÇLARI:

  • Hastanın klinik bulguları içinde en iyi beslenme durumunu sağlamak,
  • Vücut ağırlığı ve boy uzunluğunu normale yakın değerlere ulaştırabilmek,
  • Artan besin ve enerji gereksinimini sağlamak, malabsorpsiyonu en düşük düzeye indirmek,
  • Ter ile kaybolan elektrolitleri yerine koyabilmek,

KF’li hastalarda diyet yaş, aktivite, ağırlık, klinik durum, yiyecek seçimi ve yiyeceklerin tüketilme durumuna göre kişiye özgü ayarlanmalıdır. Bebek ve çocuğun günlük tükettiği besinler, besin alışkanlıkları ve beslenme öyküsü alınarak diyet planlanmalı ve verilen diyetin ne kadarının tüketildiği izlenerek açık kalan enerji, protein ve yağ oranları ek bir öğünle ve beslenme desteği ile verilmeye çalışılmalıdır.

Enerji: Beslenmede en önemli alınması gereken öğedir. KF’li hastalarda enzim tedavisin rağmen malabsorpsiyondan kaynaklanan kayıplar, pulmoner enfeksiyonlar, solunum için harcanan enerji ve artmış metabolik hızı karşılamak için günlük enerji miktarı RDA’da belirtilen enerji miktarının %120-150 arasıdır. Doğal besinlerin çocuğun beslenmesinde alışkanlıklarına göre verilmesi gerekir. Bu besinler tam yağlı süt, yoğurt, sütlü tatlılar, sıvı yağlar, tereyağı, unlu besinler, ekmek, pekmez, bal, reçel gibi besinler olabilir. Çocuğun besin tüketiminde yeterli enerji dengesine ulaşılamıyorsa maltrodekstrin daha kolay tüketilebilen sıvı besinlere, mamalara eklenerek verilebilir.

Protein: Vücut proteinleri kas katabolizmasının artması ile azalır. Özellikle bu bulgular ağır malnütrisyonlu KF’lilerde daha belirgindir. Protein gereksinmesi malnütrisyon bulgularına ve enfeksiyon sıklığına göre değişiklik göstermekle birlikte, malabsorpsiyonlara bağlı olarak ve doku gelişimi için protein alımı arttırılmalı ve günlük total enerjinin %15-20’si proteinlerden sağlanmalıdır. Proteinlerin %60 iyi kalite yani NPU değeri yüksek olmalıdır.

Yağ: Üretilen her bir molekül CO2 için elde edilen enerji, yağ kullanıldığında daha fazla olduğu için, akciğer hastalığı ilerlemişse de yüksek yağ içerikli diyetler önemlidir. Steatorenin varlığı yumuşak ve sık dışkılama KF’li hastalarda uzun süre yağdan sınırlı diyet verilmesine neden olmuştur. Oysa yağlar en çok enerji veren besin öğesidir. Bu sebeple diyetle önerilen enerjini %35-40’ının yağlardan sağlanmaktadır. Hastaya uygulanan uygun enzim tedavisi ve elzem yağ asitlerinin diyette bulunması, yağda eriyen vitaminlerin sağlanmamsı ve enerjinin daha kolay karşılanması hastalarda olumlu düzenlemeler sağlamıştır.

MCT ( Orta Zincirli Yağ Asitleri ): Emilimleri için pankreatiklipaz ve safra asitlerine gereksinim olmadığından KF’li hastaların diyetlerinde MCT kullanılması önerilmektedir. Kaproik, kaprilik, kaprik, laurik asitten oluşan 6-12 C’lu orta zincirli yağ asitleri dışkı karakterini düzenlemekte ve ağırlık kazanımında önemli değişikliğe neden olmaktadır.

Elzem Yağ Asitleri Eksikliği: Pankreatik yetmezliği olan hastaların kan ve doku lipidlerinde biyokimyasal anormallikler bulunmaktadır. Değişiklik linoleik asitte azalma ile palmitik ve oleik asitlerde artma şeklindedir. Bu hastalarda total kolesterol esterlerinin düşük olduğu bildirilmiştir. Total enerjinin %5’inin elzem yağ asitlerinden sağlanması uygun bulunmuştur. Elzem yağ asitlerinden n-3 ve n-6 grubu yağlar dengeli olarak alınmalıdır.

Vitamin ve Mineraller: Gerek emilimdeki eksiklikler, gerek oksadatif olaylarda antioksidan olarak artmış kullanımları nedeniyle KF’li hastalarda özellikle yağda eriyen vitaminlerin serum düzeylerinin izlenerek yüksek dozlarda kullanımları önerilmektedir.

Vitaminlerden A ve E vitaminlerinin alımı kronik akciğer enfeksiyonlarının yarattığı oksidatif stresle mücadele için gereklidir. Düşük antioksidant vitamin düzeyleri akciğer enfeksiyonlarında artışa dolayısıyla akciğer hasarına neden olmaktadır.

KF’li hastalarda kronik veya akut tuz kaybı gelişebilmektedir. Kronik hiponatremi, iştahsızlık ve büyüme geriliğine neden olabilir. Akut tabloda ise süt çocuklarında hipoelektrolitemi ve metabolikalkaloz görülür. Sıcak ortam, ateş ve terleme aşırı tuz kaybını arttırır. Bu nedenle, günlük 1 g NaCl kullanımı hiponatremi, elektrolit dengesizliğini ve metabolikalkoalozu önlemektedir.

Anne Sütü ve Kistik Fibrozis: Anne sütü tek başına ağırlık kazanımını sağladığından, çocuğa verilmesi gereken en önemli ve tek besindir. Ağır malnütrisyon ve malabsorpsiyon gelişmiş vakalarda anne sütü yetersiz kalmakta, çocukta hipoproteinemi, ödem, elektrolit imbalansı ve anemi gelişmektedir. Anne sütü ile MCT içeren Formulaların kullanılması ve diğer sağlıklı çocuklardaki gibi ayına, kilosuna göre ek besinlere başlanması uygundur.

Beslenmeye Bağlı Yetersizliğin Tanımlanması: Besinlerin hastaya ne şekilde verileceğine hastanın ve hastalığın durumuna göre karar verilmelidir. Ağızdan alabilen hastaya oral beslenme esas alınmalıdır. Bununla birlikte oral beslenme ile yeterli büyüyemeyen çocukların enteral beslenmesi gerekebilir. Enteral beslenmeye başlanmadan önce isteğe bağlı alım arttırılmaya çalışılmalı, enzim dozu tekrar ayarlanmalı, akciğer enfeksiyonu varsa kontrol altına alınmalı ve sonrasında hasta tekrar değerlendirilmelidir. Tüm bunlar düzeltildikten sonra da ağırlık artmıyorsa enteral beslenmeye başlanmalıdır.

Pankreas Enzimleri: Pankreas enzim desteği KF’de beslenme tedavisinin en önemli etmenlerinden biridir. Mide PH’sından etkilenmeyen, aside dirençli, mikrosfer şeklindeki enzim prepatlarının (kreon) geliştirilmesi KF tedavisini etkinleştirip kolaylaştırmıştır. Bu şekilde tedavi intestinal yoldan protein ve yağ kaybını azaltır. Yağ emilimi enzim kullanımı ile %80-90 düzeyine çıkabilir. Süt çocuklarında toz şeklindeki preperatlar süte karıştırılarak öğün öncesinde verilmelidir. Enzim biberondaki mamaya eklenebilir. Yeterli olmayan dozlarda enzim kullanımı genellikle klinikte karın şişliği, karın ağrısı, gaz çıkarma gibi gastrointestinal yakınmalara yol açar.

Pankreas enzim kullanımındaki temel prensipler şunlardır:

  • Her öğünde yemekten yarım saat önce verilmeli
  • Çok yağlı yiyecekler yendiği zaman 1-2 kapsül fazla alınmalı
  • Meyve suyu ve limonata gibi içeceklerle karıştırılmamalı
  • Tamamı 1 öğün yemeğin içine konmamalı
  • Enterik kaplı kapsüllerin tamamı yutulmalı, kesinlikle çiğnenmemeli ve ezilmemeli
  • Gaita sayısı günde 2 seferde fazla olduğunda enzim dozu arttırılmamalı

Hastanın ayına ve tedavinin uygulanmasına göre aylık, üçer aylık ve yıllık kontrolde büyüme eğrisi, ağırlık, boy ve diğer antropometrik ölçümlerin alınması ve diyetin günlük enerji tüketimi, sindirim, emilim ve dışkıda yağ incelenmesi yapılarak düzenlenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak KF hastalarının erken tanı ve uygun tedavi ile yaşam süresi ve kalitesi arttırılmalıdır. Hastaya ve özel merkezlerde uzman doktor, diyet uzmanı gibi özel bir ekibin izlenmesi, yeniliklere ve hastanın bulgularına göre tedavinin uygulanması gerekmektedir.

hıv, HIV, AIDS Beslenme diyet test

HIV/AIDS, 8 yılda 7 kat artış gösterdi!

Sağlık Bakan Yardımcısı Emine Alp Meşe, Dünya AIDS Günü kapsamında Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu işbirliği ile düzenlenen etkinliğe katıldı.

Meşe, HIV enfeksiyonunun, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ciddi bir halk sağlığı sorunu ve toplumsal problem olduğunu belirtti. HIV enfeksiyonunun tüm yaş gruplarında görülebildiğini fakat bulaşma yollarının değişiklik gösterdiğini söyleyen Meşe, HIV enfeksiyonu; korunmasız her türlü cinsel temas, enjektör paylaşımı, enfekte kan ve kan ürünleri transfüzyonu veya anneden bebeğe gebelik döneminde, doğum sırasında veya doğum sonrasında emzirmeyle bulaşabilmektedir. HIV pozitif kişilerle aynı iş yerinde çalışmakla, aynı okulda okumakla, aynı ortamda bulunmakla, ortak çatal kaşık kullanmakla; dokunmak ve tokalaşmakla; telefon, kitap, defter gibi araçlar ile duş-banyo alanlarını, havuzları, tuvaletleri ortak kullanmakla, böcek ısırması ve sinek sokması ile HIV enfeksiyonu bulaşmamaktadır diye konuştu.

32 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti

Meşe, Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) 2019 yılı raporuna göre; dünyada HIV epidemisinin başlangıcından bu yana 74.9 milyon kişinin HIV ile enfekte olmuş, 32 milyon kişinin ise AIDS ile ilişkili hastalıklar nedeni ile hayatını kaybettiği bilgisini verdi.

HIV, 8 yılda 7 kat arttı

Türkiye’de son yıllarda vaka sayısının artış gösterdiğini ifade eden Meşe,

2010 yılında HIV pozitif kişi sayısı 539 iken, 2018 yılında bu sayı yedi kat artış göstererek 3 bin 719 olmuştur. Ülkemizde, ilk vakanın görüldüğü 1985 yılından 10 Kasım 2019 tarihine kadar doğrulama testi pozitif tespit edilerek bildirimi yapılan 22,345 HIV(+) kişi ve bin 864 AIDS vakası mevcuttur. Vakaların %80’i erkek, %20’si kadın olup; %15,5’i yabancı uyruklu kişilerden oluşmaktadır. Vakaların en fazla görüldüğü yaş grubu ise 25-29 ve 30-34 yaş grubudur şeklinde konuştu.

Meşe, Türkiye’de bulaş yolu bildirilen AIDS vakaları içerisinde cinsel yolla bulaşın %98, damar içi madde kullanımı yoluyla bulaşın ise %2 olduğunu kaydetti.

HIV enfeksiyonu önlenebiliyor

HIV enfeksiyonunun önlenebilir bir hastalık olduğunun altını çizen Meşe, hastalıktan korunma önlemlerinin tedaviden çok daha etkili ve ucuz olduğunu aktararak, En sık görülen bulaşma yolunun cinsel temas olması nedeni ile tek eşliliğin yanı sıra, riskli cinsel temasta kondom kullanımı hastalığın cinsel yolla bulaşmasına karşı en güvenli ve basit korunma yoludur. Şüpheli durumlarda ise vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna müracaat ederek test yaptırmak gerekir açıklamasında bulundu.

AIDS teşhisi konan kişilerin Genel Sağlık Sigortası kapsamında tedavi edilebileceğini kaydeden Meşe, şu ifadeleri kaydetti:

Bu kapsamda verilerin daha güvenilir şekilde toplanabilmesi ve doğrulama sürecinin kısaltılarak vakalara zamanında müdahale edilmesi, HIV pozitif kişilerin düzenli takip ve tedavisinin yapılarak tedavi sürekliliğinin sağlanması ve HIV pozitif gebelerin takip edilmesi amaçlarına yönelik Elektronik HIV/AIDS Bilgi Sistemi oluşturulmuştur. HIV/AIDS açısından hassas grupları HIV/AIDS’den korunma ve bulaşma yolları hakkında bilgilendirmek, ücretsiz ve gizlilik esasları içerisinde HIV test hizmeti sunmak, test öncesi ve sonrasında danışmanlık hizmeti vermek, tedavi için doğru merkeze yönlendirmek için Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri kurulmaktadır. Bu merkezlerin sayılarının artırılması stratejilerimiz arasında yer almaktadır. HIV/AIDS konusunda ulusal uygulamalara bilimsel danışmanlık yapmak, mevzuat çalışmalarına destek vermek, ilgili dokümanların hazırlanmasını sağlamak, olası ihtiyaçları öngörerek küresel sorumluluklarımıza hazırlık yapılmasında rol almak amacıyla 2019 yılında Bakanlığımız bünyesinde HIV/AIDS Danışma Kurulu oluşturulmuştur.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-saglik-bakan-yardimcisi-mese-aIdsli-kisi-sayisi-7-kat-artis-gosterdi-11-681-84421.html
kan tahlili, biyokimya, laboratuvar

Kan tahlili ile kanser ve alzaymır gelişmeden belirlenebilecek!

Asrın hastalığı kanser ve alzaymır, artık yılda bir kez yapılacak kan tahlili ile önceden tespit edilebilecek.

20 yıldır ‘İnsan Protein Atlası‘ üzerinde çalışmalar yürüten İsveç Kraliyet Enstitüsü’nden, dünyaca ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, yakın bir gelecekte yılda bir kez kan tahlili yaptırılarak, kanserden alzaymıra pek çok hastalığın yakalanmadan belirlenerek, takibe alınabileceğini açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde Sağlık Bakanlığı’nın ev sahipliğinde düzenlenen 6. Türk Dünyası Tıp Kurultayı’nda konuşma yapmak üzere İstanbul’a gelen İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü ve Karolinska Enstitüsü’nden Science for Life Laboratuvarı kurucusu, ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, bilim dünyasının DNA’nın yapı taşları olan kandaki proteinlere odaklandığını vurguladı. Prof. Dr. Mathias Uhlen,

Herkesin kanında kendi parmak izi var aslında. Bu da bilim dünyasını heyecanlandıran bir buluş oldu. Kişinin sağlıklı mı olduğunu yoksa bir hastalığa mı yakalanıyor olduğunu bu sayede takip edebiliyoruz. Muhtemelen çok yakın bir gelecekte de insanlara her yıl bir kan tahlili yaptırarak, herhangi bir hastalık geliştiriyor mu geliştirmiyor mu bunu izleme şansımız olacak, dedi.

Karaciğer yağlanmasından diyabete

Prof. Dr. Uhlen, herkesin parmak izi gibi kandaki proteinin de kişiye özel olduğunu, bunun da başta kanser hastalığı olmak üzere pek çok hastalığa yakalanmadan önce önemli bir belirteç görevi yapacağını anlatarak,

Kanserin birçok tipinde özellikle de erken teşhis için bize çok faydası olacak. Çünkü ne kadar erken teşhis edebiliyorsak o kadar iyi tedavi edebiliyoruz. Onun yanında alzaymır hastalığının semptomlarını veya belirtilerini görebilmek açısından ya da ona benzer hastalıkların takibinde faydalı olacak. Ayrıca genel hastalıklar dediğimiz karaciğer yağlanması, diyabet gibi hastalıkları da henüz oluşmadan takip etmekte faydası olacak” diye konuştu.

Bilimdeki sessiz devrim

Şu anda bilimde ‘sessiz bir devrim’ gerçekleştiğini vurgulayan Prof. Dr. Mathias Uhlen, şunları söyledi:

Bilimsel ve tıbbi araştırma açısından gerçekten çok heyecan verici bir dönemden geçiyoruz. Adeta sessiz bir devrim yaşanıyor. Özellikle de geleneksel kimyasal ilaçlardan artık direkt kandaki proteinleri hedefleyen kişisel tedavi imkanı sağlayan biyolojik ilaçlara bir geçiş var. Daha fazla kullanılıyor bunlar. Başarıları da daha yüksek. Bunun da sebebi hedefinin ve etkinliğinin daha belli olması. Şu anda kullanılan 10 ilacın 8’i biyolojik ilaç haline geldi. Bunlar hangi hastalıkları hedefliyor derseniz, otoimmün hastalıklar başta geliyor. Ama kanser tedavisinde de bu ilaçların geleneksel ilaçlara kıyasla çok daha fazla kullanıldığını ve çok daha başarılı olduğunu görüyoruz. Otoimmün hastalıkların başında ise sedef, MS (multipl sklerosiz) ve romatoid artrit geliyor. Bu hastalıklarda biyolojik ilaçlar gerçekten bir devrim yaratıyor.

Kanda çok önemli 700 protein

Araştırmalarına ait 550’den fazla yayını olan Prof. Dr. Uhlen, 2003 yılından bu yana ‘İnsan Protein Atlas’ının oluşturulabilmesi için çalışıyor. 2015’te insan dokularında ve organlarındaki protein dağılımını gösteren Doku Atlası’nı, 2016’da hücrelerdeki insan proteinlerinin hücre içi konumlarını gösteren Hücre Atlası’nı, 2017 yılında da kanser hastalarının hayatta kalımlarının RNA ve protein seviyeleriyle nasıl ilişkili olduğunu gösteren Patoloji Atlası’nı tamamlayan Scince for Laboratuvarı’nın kurucusu olan Prof. Dr. Uhlen, “20 yıldır bu çalışmaları yapıyoruz. Yapmak istediğimiz şey insan vücudundaki bütün yapı taşlarını ki, yapıtaşı derken proteini kastediyoruz, haritalandırabilmek. Bunların hem ilaç geliştirmekte hem de teşhisleri yapabilmekte bizlere katkısı olacak. En önemlisi de kandaki proteinlerin ne olduğunu tamamen anlamaya ve bunları haritalandırmaya çalışıyoruz. Bu noktada bildiğimiz bir şey var ki, insan kanında çok önemli 700 tane protein var ve bunlar teşhiste çok faydalı. Çünkü her bir insanın parmak izi farklı olduğu gibi kanındaki proteinlerin izi de farklı.”

Yeni nesil biyoteknolojik ilaçlar maliyet etkin değil

Proteinleri hedefleyerek kişisel tedavi olanağı sunan biyolojik ilaçlarda, şu anda en büyük sorunun yüksek maliyet olduğunu belirten Prof. Dr. Uhlen sözlerini şöyle noktaladı:

Bunlar ya kullanan hastalar için ya da toplumun geneline çok yüksek maliyet çıkarıyor. Dolayısıyla bundan sonraki dönemde en önemli hedefimiz bu ilaçları daha ucuza mal edebilmeyi sağlamak. Tabii ki yeni biyolojik ilaçlar arasında maliyeti daha düşük olanlar da var. Karşımızda şöyle bir etik ikilem var; Çok faydalı ilaçlar, etkililiği yüksek ilaçlar, ancak çok pahalı, dolayısıyla bunları kim kullanabilecek kim kullanamayacak.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/hekim/tibbi-gelismeler/tr-kan-tahlili-ile-kanser-ve-alzheimer-gelismeden-belirlenebilecek-2-19-83924.html
mumya, babil, eski mısır,

Kalp ve damar hastalıkları sanılandan daha eskiye dayanıyor!

ABD’nin Teksas Üniversitesi Sağlık Bilim Merkezi Kalp ve Damar Hastalıklarından Dr. Muhammed Madjid öncülüğünde yürütülen araştırmada Güney Amerika ve Mısır’dan yaşları 18-60 olan yaklaşık 4.000 yıllık 5 mumya incelendi.

Üçü erkek ikisi kadın olan mumyaların damar dokularındaki lezyonların tespiti için kızılötesi spektroskopi kullanıldı. Çalışma sonucunda mumyaların atardamar örneklerinde yüksek kolesterole bağlı hasar görüldü.

Madjid, mumyalar üzerinde yürüttükleri araştırmaya göre, damar tıkanıklığının sadece günümüzün değil o zamanki insanların da bir sorunu olduğunu ortaya koyduğunu ifade etti. Araştırmanın sonuçları “American Heart Journal” isimli dergide yayımlandı.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/kalp-ve-damar-hastaliklari-sanilandan-daha-eskiye-dayaniyor/1615931
patlıcan

Deri hastalıklarına patlıcanlı çözüm

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bitki Bilimleri ve Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde, patlıcanın içinde bulunan glikoalkaloidden deri hastalıklarında kullanılacak ilaç geliştirildi.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Bitki Bilimleri ve Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezinde, patlıcanın içinde bulunan glikoalkaloidden deri hastalıklarında kullanılacak ilaç geliştirildi.

Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora eğitimi gören Engin Tatlıdil, Hatice Şelale ve Nergiz Gürbüz’ün tez programı kapsamında İYTE Moleküler Biyoloji Genetik Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Sami Doğanlar ve Prof. Dr. Anne Frary danışmanlıklarında yürütülen, İYTE ve TÜBİTAK tarafından desteklenen projede patlıcan üzerinde çalışmalar yapıldı.

Çeşitli tedavi yöntemlerinde ve ilaçlarında kullanılan patlıcanın pürüzsüz ve parlak cildinden yola çıkan bilim insanları, bunun insan cildine de faydalı olup olmayacağını araştırdı. Patlıcana parlaklık veren etken maddeyi patlıcandan izole eden ekip, bunu ilaç haline getirerek deri rahatsızlıklarında kullandı ve olumlu sonuç aldı.

Patlıcanın parlaklığından yola çıkıldı

Prof. Dr. Sami Doğanlar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünyada son yıllarda sağlıkla ilgili uygulamalarda bitkisel kökenli çözümlerin popüler olduğunu ve insanların artık sentetik ilaçlar kullanmadığını söyledi. Patlıcanın da çok uzun yıllar tedavi amaçlı kullanıldığını aktaran Doğanlar, şunları kaydetti:

Biz de burada patlıcanın iki özelliğinden faydalanıyoruz. Patlıcana bakıldığında çok parlak, düz ve pürüzsüz olduğunu görüyoruz. Bunun sağlayan patlıcan içindeki bir kimyasal. Biz bu kimyasalı patlıcandan izole ettik. ‘Bu madde insanda da aynı pürüzsüzlüğü sağlar mı’ diye düşündük. Bunun da yapılan araştırmalarda sağlandığını gördük. Ancak bunu en etkili olacak şekilde cilde nasıl verebiliriz diye düşündük. Yine laboratuvarımızda bunun ilaç formülasyonlarını geliştirdik. Nanoteknolojik uygulamalarla bu molekülü ilaç olarak değerlendirmeye çalıştık.

Patlıcanın içinde bulunan glikoalkaloidlerin kültür patlıcanına göre yabani patlıcanda daha çok bulunduğuna işaret eden Doğanlar, şöyle konuştu:

Bir öğrencimizin yaptığı çalışmada ağızdaki bir kanser hücresinde bu ilacı denedik ve başarılı olduk. Bir sonraki aşamada bu geliştirdiğimiz formülasyonun fare denemeleriyle etkisine bakacağız. Oradan da sonuçlar elde edilirse klinik aşamasına geçilip ilaç olarak tüketicilerin kullanımına sunulacak. Geliştirdiğimiz ilacın bütün deri hastalıklarıyla ilgili başta deri kanseri, şark çıbanı olmak üzere bir çok deri hastalıklarına iyi geleceğini düşünüyoruz.

Deriye nano taşıyıcılarda nüfuz ediyor

Nergis Gürbüz de çok uzun süredir patlıcandaki glikoalkaloid üzerinde çalıştığını dile getirerek, Bu glikoalkaloidler yüksek dozlarda alındığında hayvanlarda ve insanlarda toksik etkiye sebep oluyor. Ölüme kadar götürebiliyor. Bunları da deriye nano taşıyıcılarla nüfuz ettirdik. Hücre çevrelerini taklit ederek geçişi sağlıyoruz. Aynı karakterde oldukları için bu nano taşıyıcıları hücre içine alıyorlar. Hücre içine alındığı için daha fazla etkinliğini göstermiş oluyor. Böylece toksik dozlara çıkmamız gerekmiyor. Bir nevi damlama yöntemiyle bunu yapıyoruz. İlacı elde ettikten sonra yapılan denemelerde çok olumlu sonuçlar aldık. ifadelerini kullandı.

Patlıcan üretecekler

Projenin bir diğer katılımcısı Hatice Şelale de ilaçta kullanılan etken molekülü daha ekonomik ve yüksek miktarda üretmek için kolları sıvadıklarını dile getirerek, Şu anda sadece bu molekülü yabani patlıcandan sentezliyoruz. Çalışmalar devam ediyor. Genlerin aktarımı aşamasındasıyız. 2 yıl içinde istediğimiz miktarlarda glikoalkaloid alabileceğimiz patlıcanları üretebileceğiz, dedi.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/deri-hastaliklarina-patlicanli-cozum/1545794
hepatit, karaciğer, siroz (5)

Hepatit B’nin güçlü silahı aşı!

KLİMİK Derneği Viral Hepatit Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Neşe Demirtürk, hepatit C’de elde edilen tam iyileşme başarısını hepatit B’de de sağlayabilmeyi hedeflediklerini dile getirerek, hepatit B’ye karşı elimizde hepatit C için mevcut olmayan çok güçlü bir silah var: aşı, dedi.

HBV infeksiyonundan aşılanarak korunmak mümkün. Özellikle sağlık çalışanları, hemodiyaliz hastaları, bağışıklığı baskılayıcı ilaç kullananlar, ailesinde ya da yakın çevresinde HBV taşıyıcısı olanlar, HBV taşıyıcısı anne ve bebekleri gibi risk taşıyan kişilerin aşılanması, infeksiyonunun eliminasyonunda en önemli nokta, şeklinde konuştu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (3)

Hepatit’in bulaşma yolları!

Hepatitler, hasta kişilerin dışkılarıyla, doğaya yayılan virüsle, kontamine içme suları ve çiğ tüketilen sebze ve meyveler yoluyla bulaşır. Sadece sarılık, bulantı, kusma, halsizlik, idrar renginde koyulaşma gibi belirtilerle seyreden akut infeksiyon tablosuna yol açarlar. Diğer viral hepatit etkenlerinden B, C ve D virüsleri ise akut hepatite benzer geçici bir hastalık yapabilecekleri gibi kronik karaciğer hastalığına da yol açabilirler.

Ülkemizde özellikle kronik hepatit B ve C infeksiyonları daha sık görülüyor. Bu etkenlerle oluşan viral hepatitler %10-90 arasında değişen oranlarda kronik karaciğer iltihabı yapar, zaman içinde de siroz ve karaciğer kanserine kadar ilerleyebilir. Kronik hastalığa yol açan B ve C hepatit virüsleri kan ve diğer vücut sıvılarıyla bulaşır. Hastalık, bu virüsü taşıyan kişiyle aynı tıraş bıçağının, tırnak makasının ve benzeri özel eşyalarının paylaşılması, steril olmayan şartlarda cerrahi işlem ya da dövme yapılması sonucunda ya da doğum esnasında anneden bebeğe bulaşabiliyor.

Türkiye’de, hepatitin bulaşma şeklinin daha çok aile içi geçişlerden kaynaklandığını anlatan Prof. Dr. Demirtürk,

Kronik hepatit B ve C virüsleri ciddi kronik karaciğer hastalığına sebep olmalarına rağmen hastalarda belirgin bir yakınmaya yol açmamaktadır. Sadece hafif bir yorgunluk ve halsizlik hissi yaratır. Kişiler, bu nedenle hasta olduklarının farkına varmayabilirler. Ta ki, siroz ya da karaciğer kanseri gibi bir evreye gelene kadar, değerlendirmesinde bulundu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (2)

Kronik hepatit B ve C enfeksiyonları ülkemizde daha sık görülüyor

KLİMİK Derneği Viral Hepatit Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Neşe Demirtürk hepatitin karaciğerdeki iltihap olarak tanımlanabileceğini söyledi.

Demirtürk, hepatitin, ilaçların yan etkisinin yanı sıra alkol ve bazı metabolik hastalıklardan kaynaklanabileceğini belirterek, sık görülen ve önemli sonuçlara yol açan nedenin viral hepatitler olduğunun altını çizdi. Hepatit A, B, C, D ve E virüslerinin en önemli viral hepatit etkenleri olduğunu aktaran Demirtürk, bunlardan A ve E hepatitlerinin genellikle iyileşmeyle sonuçlanan ve kalıcı bağışıklık bırakan virüsler olmasına karşın karaciğerde kronik hastalıklara neden olmadıklarını kaydetti.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

Sağlık Bakanı Koca

Sağlık Bakanlığı kan yoluyla bulaşan hastalıklar için harekete geçti!

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, kan yoluyla bulaşan hastalıklarla mücadele için Türkiye Berberler Kuaförler ve Güzellik Salonu İşletmecileri Federasyonu ile protokol yapacaklarını bildirdi. Koca, Twitter hesabından kan yoluyla bulaşan hastalıklarla mücadele için yeni bir adım atacaklarını duyurdu. Tüm dünyada ciddi bir halk sağlığı sorunu olan viral hepatitler ve HIV/AIDS gibi hastalıkların bulaşının engellenmesi için önemli bir çalışma başlattıklarını belirten Koca,

Berber, kuaför ve güzellik salonlarını temsil eden sivil toplum kuruluşları ile görüşerek, bu işletmelerin hijyen standartlarının, sterilizasyon ve dezenfeksiyon koşullarının belgelenmesi için protokol hazırlıklarımıza başladık, açıklamasında bulundu.

Koca, ilgili dernek, federasyon ve sektör temsilcileri ile bir araya gelerek sertifikalandırma çalışmalarını en kısa hayata geçirmeyi hedeflediklerini vurgulayarak,

Protokol kapsamında eğitim ve denetimleri hızlandıracağız. Ayrıca Bakanlığımız hijyen ve kalite standartlarını hayata geçiren işletmelere uygunluk sertifikası vereceğiz, bilgisini paylaştı.

Dünya’da 40 milyondan fazla kişinin HIV virüsü taşıdığını, 325 milyon kişinin ise hepatit B ve C hastası olduğunu kaydeden Koca, her yıl dünyada 1,4 milyon kişi viral hepatitlere bağlı siroz ve karaciğer kanseri gibi nedenlerden dolayı yaşamını yitirdiğini belirtti.

Türkiye’de ise 4 milyondan fazla kişinin hepatit B ve C virüsü taşıdığına dikkati çeken Koca, organ nakillerinin yarısından fazlasını, viral hepatitlere bağlı karaciğer yetmezliklerinin oluşturduğunu bildirdi.

Hepatit B, C ve HIV/AIDS gibi hastalıklar kan yoluyla, sterilize edilmemiş cerrahi malzemelerle, sterilize edilmemiş araçlarla yapılan dövme, akupunktur gibi uygulamalarla, tıraş bıçağı, diş fırçası gibi eşyaların paylaşımıyla bulaşabildiğini aktaran Koca, şunları kaydetti:

Kan yoluyla bulaşan hastalıkların erken teşhisi ve tedavisi kadar, bulaşının önlenmesi de Sağlık Bakanlığı olarak en temel önceliklerimizden. Bir yıl kadar önce, Türkiye Viral Hepatit Önleme ve Kontrol Programını (2018-2023), geçen ay ise Türkiye HIV/AIDS Kontrol Programı ve Tanı-Tedavi Rehberini yayınladık. Eylem planlarımızda yer alan stratejileri adım adım hayata geçiriyoruz. Başlattığımız çalışmanın bu yolda önemli bir kazanım sağlayacağına inanıyorum.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-saglik-bakanligi-kan-yoluyla-bulasan-hastaliklar-icin-harekete-gecti-11-681-82545.html
hepatit, karaciğer, siroz

Hepatit’te ilaçlarla %100 iyileşme sağlanabiliyor

Prof. Dr. Demirtürk, viral hepatitlerde tanının kan testleriyle konulduğuna işaret ederek, hastalardan alınan kan örneğiyle yapılan serolojik test yöntemleriyle virüse ait antijenlerin, antikorların ve nükleik asitlerin araştırıldığını, bu testlerin Türkiye’de birçok hastanede kolayca uygulanabildiğinin altını çizdi.

Kronik hepatit B ve C infeksiyonlarının tedavisinin mümkün olduğunu vurgulayan Demirtürk, şu bilgileri paylaştı:

Hepatit B ve C’de ağızdan kullanılan ilaçlarla hastalığı kontrol edebiliyoruz. Son yıllarda geliştirilen tedavi seçenekleri bu hastalıkların tedavilerini daha da kolaylaştırdı. Geçmiş yıllarda interferon adlı ve sadece enjeksiyon yoluyla kullanılabilen ilaçlar mevcutken günümüzde hem B hem de C hepatitlerinde interferon içermeyen, sadece ağızdan verilen ilaçlarla %100’e varan oranlarda iyileşme sağlayabiliyoruz.

Hepatit B’de bu tedaviler biraz uzun sürüyor. Hastalar birkaç yıl günde tek doz ilaç almak zorunda kalıyorlar. Önemli bir yan etkiye de yol açmayan bu ilaçları düzenli kullanan kronik hepatit B hastalarında rahatsızlık kontrol altında tutuluyor, kanser ya da siroz gelişimi engelleniyor. Kronik C hepatitinde ise 8 haftaya kadar kısaltılabilen ve yan etkisi de neredeyse hiç olmayan tedavilerle tam iyileşme elde ediliyor. HCV vücuttan tamamen temizlenebiliyor. Bu ilaçlar ülkemizde de onaylanmış durumda. Tek sıkıntı tedavilerin biraz pahalı olması ve tamamının henüz sağlık güvencesi ile karşılanamıyor olmasıdır.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer, siroz (1)

Hepatit’te yeni olgu sayısının %90 azaltılması hedefleniyor!

Prof. Dr. Alpay Azap, viral hepatite yol açan etkenlerin ayrıntılı tanı testleriyle kolaylıkla saptanabildiğini böylece viral hepatit olgularına kolay ve güvenilir şekilde tanı konulabildiğini dile getirdi.

Ancak kronik viral hepatitlerin, hastaların hekime başvurmasını gerektirecek kadar ağır semptomlara yol açmaması nedeniyle bu hastaların genellikle tesadüfen saptandığını anlatan Azap,

Bu durum birçok hastanın hastalığının farkında olmadan yaşamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla insanlarımızın hepatitlerden korkmamaları, kolayca tanı konulabilen bu hastalıkları taşıyıp taşımadıklarını öğrenmek için sağlık kuruluşlarına başvurmaları gereklidir. Hiç enfekte olmayanlar için aşı, enfekte olanlar için de etkili tedavi mümkün, değerlendirmesinde bulundu.

Viral hepatitlerin azaltılması için Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 194 ülkenin katılımıyla 2016 yılından başlatılarak 2021’e kadar uygulanacak bir eliminasyon programı oluşturulduğunu hatırlatan Azap,

Bu programla 2030 yılına kadar viral hepatitlere bağlı ölümlerin %65, yeni olgu sayısının ise %90 azaltılması hedefleniyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle hem sağlık çalışanlarında hem de toplumda viral hepatitlerle ilgili farkındalığın arttırılması ve risk gruplarının belirlenerek bu kişilerde tarama çalışmalarının yapılması önem taşıyor, şeklinde konuştu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit, karaciğer

Karaciğer transplantasyonlarının en sık nedeni Hepatit B ve C!

Prof. Dr. Alpay Azap, kronik hepatitlerin tüm dünyada siroz ve karaciğer kanserinin bir numaralı nedeni olduğunu belirterek, Yapılan tahminlere göre dünyada 350 milyona yakın insan hepatit C veya B ile enfektedir. Her yıl 1 milyondan fazla kişi viral hepatitlere bağlı siroz ve karaciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Ülkemizde de kronik hepatit B ve C infeksiyonları karaciğer transplantasyonlarının en sık nedenini oluşturmaktadır, dedi.

Bu iki önemli kronik hepatit enfeksiyonu konusunda elimizde güçlü silahlarımız var, ifadesini kullanan Azap, şu bilgileri verdi:

Hepatit B için etkin bir aşı ve hastalığı önemli ölçüde kontrol altına alabilen ilaçlar söz konusu. Hepatit C’nin aşısı yoksa da infeksiyonu vücuttan tamamen temizleyen ilaç tedavisi var. Ancak ne yazık ki tüm dünyada viral hepatiti olan 325 milyon insandan neredeyse 300 milyonu hepatit B veya C olduğunun farkında değil. Ülkemizde de çoğu henüz tanı almamış 3,5 milyon hepatit B, 750 bin hepatit C hastası olduğu tahmin ediliyor. Bu nedenle hastaların tespiti ve tedavisi viral hepatitlerle savaşta kilit noktayı oluşturuyor.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html

hepatit e

Viral hepatitlerle savaşta kilit nokta tanı ve tedavi!

Prof. Dr. Alpay Azap, Ülkemizde çoğu henüz tanı almamış 3.500.000 hepatit B, 750.000 hepatit C hastası olduğu tahmin ediliyor. Hastaların tespiti ve tedavisi viral hepatitlerle savaşta kilit noktayı oluşturuyor, dedi

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap,

Tüm dünyada viral hepatiti olan 325 milyon insandan neredeyse 300 milyonu hepatit B veya C olduğunun farkında değil, dedi.

Prof. Dr. Azap, Dünya Hepatit Günü kapsamında AA muhabirine yaptığı açıklamada, hepatitlerin yeterince farkında olunmayan önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi. Akut seyirli A ve E hepatitlerinin uzun süre hastanede yatma ve iş gücü kaybı ile düşük oranda da ölümlere neden olduğunu aktaran Azap, hepatit B, C ve D’nin ise akut dönemdeki bu sıkıntılara ek olarak kronikleşebileceklerini ve siroz ya da karaciğer kanseriyle sonuçlanan enfeksiyonlara neden olabileceklerini kaydetti.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-alpay-azap-viral-hepatitlerle-savasta-kilit-nokta-tani-ve-tedavi-11-681-82544.html
sivrisinek

BNV beyinde enfeksiyon geliştirebilir!

Enfeksiyon ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bahadır Ceylan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Batı Nil Virüsü’nün kuşlardan sivrisineklere bulaştığı için normal koşullarda insan hastalığı olmadığını, insanlara tesadüfen bulaştığını söyledi.

Virüsün özellikle ağustos ve eylülde sık görüldüğünü dile getiren Ceylan, virüsten korunmak için önlem alınmasının önemine işaret etti. Ceylan,

Batı Nil Virüsü enfeksiyonunun en korkulan komplikasyonu beyinde enfeksiyon gelişmesidir. Neyse ki bu durum virüsün bulaştığı insanların 1/150-1/250’sinde gelişir ve bu olguların da %10’u ölebilir, ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Ceylan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Beyin enfeksiyonunun seyrek görülmesi ve sadece %10 öldürücü olması nedeniyle Batı Nil Ensefalit virüs enfeksiyonu iyi huylu hastalıklar arasında sayılabilir. Beyin tutulumu yaşlılarda, kanserli hastalarda, organ nakli hastalarında ve erkeklerde daha sıktır. Beyin tutulumu gelişen vakalarda saçma konuşmalar, uyku hali, koma, kollarda kasılmalar, Parkinson hastalığı benzeri belirtiler ve felç tabloları görülebilir.

Hastalığın tedavisi yoktur ve olguların çok büyük bir çoğunluğu kendiliğinden iyileşir. Hastalıktan korunmak için sivrisineklerin üreyebileceği su birikintilerinin kurutulması ve çevrenin sivrisinekleri öldürmek amaçlı ilaçlanması gereklidir. Sivrisineklerden korunmak için pencerelere sineklik takılması, cibinlik kullanımı ve gece dışarıya çıkıldığında uzun kollu ve bacakları kapatan giysiler tercih edilmesi önerilebilir.

Bulaştığı insanların %75’inde herhangi bir şikayet gelişmez

Batı Nil Virüsü’nün kuşlar tarafından taşındığı için birçok ülkede ve Türkiye’de görülebildiğini ifade eden Ceylan,

Virüsün bulaştığı insanların %75’inde herhangi bir şikayet gelişmez. Olguların sadece 1/4’ünde hastalık gelişir. Hastalık gelişenlerde en sık görülen şikayetler baş ağrısı, ateş, sırt ve kas ağrıları ve bulantıdır, diye konuştu.

Prof. Dr. Ceylan, şikayetler arasında boğaz ağrısı, karın ağrısı, kusma ve ishalin de görülebildiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

Olguların %25-50’sinde kızamık benzeri kırmızı döküntüler de gelişebilir. Dikkat edilirse bu yakınmalar grip, ishal ve üst solunum yolu enfeksiyonu gibi oldukça sık görülen enfeksiyonlardakine benzer yakınmalardır. Ancak üst solunum yolu enfeksiyonları ve grip gibi hastalıklar kış aylarında görülürken Batı Nil Ensefalit enfeksiyonunun yaz aylarında görüldüğü dikkatten kaçmamalıdır. Yaz aylarında grip benzeri yakınmalar gelişen hastalarda, özellikle cilt döküntüsü de varsa Batı Nil Ensefalit virüs enfeksiyonu muhakkak akla gelmelidir. Çoğu olgunun yakınmasız olması ve semptomatik olanlarında gribal bulgular göstermesi nedeniyle belki de ülkemizde bu enfeksiyona sahip olanlar doktora bile gitmeyi ihmal etmektedir.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/prof-dr-ceylan-bati-nil-virusu-beyinde-enfeksiyon-gelistirebilir/1541372
fibromiyalji, yumuşak doku romatizması, fibromiyaljide diyet

Fibromiyaljinin toplumda görülme sıklığı!

Fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi, algoloji ve romatoloji polikliniklerinde en sık rastlanan hastalıklardan birisi de fibromiyaljidir.

Dünya popülasyonunun % 3 – 6′ sında fibromiyalji olduğu tahmin edilmektedir. Çocukluk dönemi de dahil her yaşta görülebilmekle birlikte hastalar genellikle 20 – 50 yaş aralığındadır. Fibromiyalji, kadınlarda erkeklere oranla 10 kat fazla görülmektedir.

migren nedir, migrene ne iyi gelir, migren tedavisi, migrende diyetmigren nedir, migrene ne iyi gelir, migren tedavisi, migrende diyet

Her 5 kadından birinde migren var!

Türk Nöroloji Derneği ve Beşiktaş Belediyesi tarafından 22 Temmuz Dünya Beyin Günü kapsamında Levent’teki Zübeyde Ana Kültür ve Sanat Merkezi’nde migren için farkındalık etkinliği düzenlendi. Programda konuşan Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, migren hastalığı hakkında bilgi verdi.  

Migrenin, kişinin tüm hayatını etkilediğini anlatan Öztürk,

Bazen hastalar tarafından üzerinde çok durulmuyor ve ciddi tedavi olanakları aranmıyor. Bunun üzerine de kişi yıllarca yaşam kalitesi düşmüş bir şekilde hayatını sürdürür. Migrenin kadınlarda görülme oranı erkeklere göre daha fazladır. Her 5 kadından birinde migren görülürken, erkeklerde bu oran 10’da 1’dir. Global olarak ise her 7 kişiden 1’inde ortaya çıkıyor, diye konuştu.

Öztürk, migrenin 4-72 saat süren, genellikle tek taraflı, zonklayıcı, orta veya şiddetli, fizik aktivite ile şiddetlenen bulantı, kusma veya ses-ışık hassasiyetinin eşlik ettiği ağrı ataklarıyla seyrettiğini kaydetti. Bu belirtilerin yanında bazen görme bozuklukları, kol bacakta uyuşukluk, güçsüzlük, konuşma bozukluğu gibi durumların da ağrıya öncülük veya eşlik ettiğini sözlerine ekledi.

Türkiye’de migren hastalığı oranı %16

Türk Nöroloji Derneği Baş Ağrısı Çalışma Grubu Moderatörü Prof. Dr. Sabahattin Saip, ebeveynlerinde migren olanların çocuklarında da migren görülme oranının yüksek olduğuna vurgu yaptı. Saip,

%60 gibi bir aileden geçiş oranı var. Yani birinci derecede akrabada, anne ve babada migren varsa çocukları da miras gibi almış durumdalar. Daha ergenlik çağında çocuklar ‘Annemde vardı, babamda vardı, bende de başladı, diyebilirler, ifadelerini kullandı.

Migrenin dünya çapında hemen hemen her ülkede görüldüğünü belirten Saip,

Migrenin ırksal farklılık yok. Dünyada şu toplumda az görülür gibi bir şey yok. Dünyanın her bölgesinde, tarihte hep var olmuş bir durum aslında. Mesela Japonya’da bu oran %8 ile düşük olmakla birlikte, dünyada ortalama %10’dur. Türkiye, %16 ile en sık görülen ülkeler arasında bulunuyor. İtalya %16, Fransa %12, İsviçre %13, Danimarka %10, bilgisini verdi.

Migren ataklarının farklı nedenleri olabileceğine değinen Saip, bir atağı açlığın başka bir atağı da uykusuzluğun tetikleyebileceğini ifade etti. Prof. Dr. Sabahattin Saip, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bazı yiyecekler özellikle mayalı yiyecekler, irite edici içecekler örneğin kötü kokulu bir içecek süreci tetikleyebilir ya da mayalı bir peynir. Çok yorgun ve stresli dönemler, hava değişimi, lodoslu havalar, gün içinde işe yetişme telaşı bu süreci başlatabilir. Çok uyumak, az uyumak veya çok yorulmak ağrıyı tetikleyebilir, birden sevinme ya da birden üzülme migreni başlatabilir. O gelgitlere karşı bir refleks olarak süreç başlıyor.

Nöroloji alanında emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Fethi İdiman ise hastaların ağrıyı hafifletmek amacıyla başa buz koyma, yorganın altına girme, tütsü koklama gibi farklı yöntemlere başvurduğunu söyledi. Migrenin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu kaydeden İdiman, konuşmasını şöyle tamamladı:

Atakların önlenmesi ya da atakların hızla giderilmesi temeline dayanarak yapılır tedavi. Migren nöroloji uzmanlarınca yapılmalıdır. Hasta sağdan soldan duyduğu uydurma önerileri duymazdan gelmelidir. Migren tedavisinde sülük, hacamat gibi uygulamaların yeri yoktur, tehlikelidir. Migren tedavisi yalnızca hekim kararı ile gerçek anlamda bilimsel temelde yapılabilir.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/her-5-kadindan-birinde-migren-var/1538303