Sugar, şeker

Yüksek miktarda şeker tüketimi fazla yemeye neden olabilir

ABD’nin Michigan Üniversitesinden araştırmacılar, meyve sinekleri üzerinde yaptıkları bir çalışmada, yüksek oranda şeker tüketiminin etkilerini inceledi.

Meyve sinekleriyle insanların şeker tatma süreçlerindeki sinirsel ağların benzerliğinden yola çıkan araştırmacılar, meyve sineklerini yüksek şeker içeren gıdalarla besledi. Yüksek oranda şeker tüketen meyve sineklerinin dopamin üreten sinirsel aktivitelerinin geciktiği ve azaldığı görüldü.

Çalışmaya liderlik eden Monica Dus, konuya ilişkin “Yüksek oranlı şeker diyetinde meyve sineklerinin dopamine bağlı sinir hücrelerinin daha az aktif olduğunu fark ettik. Çünkü yüksek oranda şeker tüketimi, ağızdan gelen tatlılık sinyalinin yoğunluğunu azaltıyor.” dedi.

Hayvanların dopaminden gelen bu geriş dönüş bilgisini ne kadar gıda ile doyacaklarını tahmin etmek için kullandığını aktaran Dus, meyve sineklerinin yüksek miktarda şeker diyetinde ise bu sürecin sekteye uğradığını dile getirdi. Dus, sineklerin sinir hücrelerinin faaliyetlerini normalden daha az kaydetmesi nedeniyle ihtiyacı olandan daha fazla besin tükettiğini ifade etti.

Dopamin üreten sinir hücrelerinin gıdaların tatlılığını işleme sürecinde beyni uyaran bir rolü olduğunu belirten Dus, “Eğer o süreç ortada yoksa tok olduğunu bildirmesi için diğer ipuçlarını beklemelisiniz. O zaman kadar çok fazla kurabiye yemiş oluyorsunuz.“ dedi. Çalışma e-Life dergisinde yayımlandı.

aa.com.tr/tr/saglik/yuksek-miktarda-seker-tuketimi-fazla-yemeye-neden-oluyor/1871739

doktor mehmet öz

Kahvaltı, Dr. Mehmet Öz’ün alanı değil, konuşmasın!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Prof. Dr. Funda Elmacıoğlu, Beslenme konusunda uzman olan diyetisyenlere kulak vermek gerekiyor. Kahvaltı Dr. Mehmet Öz’ün alanı değil, konuşmamalı. Dr. Öz, uzmanlığını kullanarak sağlığa ve tedaviye katkı sağlayabilir, dedi.

İstinye Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Funda Elmacıoğlu, Dr. Mehmet Öz’ün, ‘kahvaltı yasaklansın’ çıkışına yönelik açıklama yaptı. İnsanları beslenme konusunda korkutmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Elmacıoğlu, kahvaltının bilişsel ve fiziksel gelişimi desteklediğini söyleyerek, günün en önemli öğünü olduğunu da vurguladı.

Alanı değil

Prof. Dr. Mehmet Öz’ün ABD’de iyi bir kalp-damar cerrahı olduğunun altını çizen Prof. Dr. Elmacıoğlu,

Kahvaltı Dr. Mehmet Öz’ün alanı değil, bilmediği bu konuda konuşmamalı. Dr. Öz, hekimliğini kullanarak sağlığa ve tedaviye katkı sağlayabilir. Ancak uzmanlık alanı dışına çıkarak diyete ve alternatif tıbba yöneldi. Bunun üzerine Amerikan halkını yanlış bilgilendirdiği ve Amerikan toplumunun sağlığını tehlikeye soktuğu için yargılandı ve yüklü miktarda tazminat ödedi. Colombia Üniversitesi’ndeki işine son verildi. Bunları hatırlatmak gerekir, diye konuştu.

Diyetisyenlere kulak verin

Toplumumuzun, gıda ve beslenme ile ilgili bu tür açıklamalara her zaman sorgulayıcı ve dikkatli yaklaşması konusunda uyarılarda bulunan Prof. Dr. Elmacıoğlu,

Beslenmedeki aldatmacaların farkına varmalıyız. Artık insanları gıda korkusu ile rahatsız etmemeliyiz. Beslenmeye yönelik bilgileri lütfen diyetisyenlerden alın. Türkiye, gıda kaynakları konusunda oldukça zengin. Ülkemizin, sütüne, meyvesine, sebzesine, toprağında yetişenlere kötülük etmeyelim, dedi.

Çocuklar mutlaka kahvaltı yapmalı

Kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu aktaran Prof. Dr. Elmacıoğlu,

10-12 saatlik açlıktan sonra vücudun enerji almasını sağlayan ilk öğün kahvaltıdır. Kahvaltı yapmamak fiziksel ve zihinsel olarak sağlığımızı olumsuz etkiler. Özellikle çocukların mutlaka kahvaltı yapması gerekiyor. Vücudumuzun günlük alması gereken enerji ve besin ögelerini uzun aralıklarla bir ile iki öğünde tüketmek protein dokularının azalmasına, yağ dokusunun ise artmasına neden olur, diye konuştu.

Sabah uyanan birey, kahvaltı öncesi aç olduğu için kandaki glikoz düzeyinin en düşük seviyede olduğunu söyleyen Prof. Dr. Funda Elmacıoğlu, “Beyin enerji ihtiyacını glikozdan sağlar; çünkü enerji için bir tek glikozu kullanır. Kan şekerinin düşmesi durumunda beyin yeterli enerjiyi sağlayamaz. Kahvaltı, kan şekeri olarak bilinen glikozu sağlamak için önemli bir kaynaktır ve beyine bu yolla enerji sağlanır; kısacası beyinin süper benzini glikozdur. Kan şekerinin yeterli düzeyde olması sadece beynin çalışmasını değil ruhsal ve bilişsel gelişimi de destekler, dedi.

Akademik başarıyı artırıyor

Sağlıklı bir kahvaltının özellikle çocuklarda akademik başarıyı artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Elmacıoğlu, yaratıcılık, matematik ve çözüm gerektiren bir çok konuda da çocukların ve gençlerin performansını yükselttiğini kanıtlandığını belirtti.

Kavaltıda neler olmalı?

Kahvaltının yumurta, peynir çeşitleri gibi protein ağırlıklı olması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Elmacıoğlu,

Türk toplumunun kahvaltısına geleneksel olarak çayın eşlik ettiğini biliyoruz; ama içilen çayın açık olmasını ve katılan şekerin de en aza indirilmesi gerekiyor. Bal, reçel, marmelat, sınırlı tüketilmelidir. Pekmez, antioksidan kaynağıdır mutlaka yenilmelidir. Açma, börek, poğaça, kek gibi hamur işlerinden uzak durup, 1-2 dilim tam tahıllı ekmek yemeliyiz. Tere, roka gibi mevsim sebzelerini kahvaltıda bulunduralım, diye konuştu.

Yağın gereksiz kullanımından kaçınalım

Kahvaltıda gereğinden fazla yağ tüketiminin, şişmanlık, tip 2 diyabet, hipertansiyon, kroner kalp hastalıkları ve bazı kanserlerin oluşma riskini artırdığını söyleyen Prof. Dr. Elmacıoğlu, kahvaltıda gereksiz yağ tüketiminden uzak durulması uyarısında bulundu.

Çorba geleneğini hatırlayalım

Prof. Dr. Funda Elmacıoğlu,

Anadolu’da en eski geleneklerimizden olan sabah çorba içme alışkanlığımızı unutmayalım. Hem pratik hem besleyici hem de ruhumuza iyi gelir, motivasyonumuzu artırır. Yiyecek ve içeceklerin çoğu birden fazla besin ögesi içerir ama hiçbiri hepsini tek başına yeterli olmaz, o yüzden beslenmede çeşitlilik gereklidir, şeklinde konuştu.

Meyve ve sebze ihmal edilmemeli

Vücuttaki zararlı maddelerin atılmasında en önemli detoks kaynağının sebze ve meyveler olduğunu belirten Prof. Dr. Elmacıoğlu,

Meyveleri her gün abartmadan ama mutlaka 2-3 porsiyon tüketmeliyiz. Eğer yeteri miktarda tüketmiyorsak, immün sistem problemleri, alzheimer, katarakt ve yaşa bağlı vücut fonksiyonlarında azalma görülebilir. Kahvaltıda mevsimine göre meyve ve sebze tüketmeliyiz. Çocuk ve gençler kahvaltı yaparken özellikle süt tüketimini unutmamalıdır; zira hayat boyu kemik yoğunluğunun en önemli garantisi süt ve süt ürünleridir. Ayrıca, sebze ve tam tahıllı ekmek çeşitleri de sağlıklı kahvaltının en önemli ögeleridir. Yeterli ve dengeli bir kahvaltı ile güne canlı başlayabilirsiniz. İş verimini yükseltebilirsiniz; sağlıklı düşünmeyi artırabilir, sağlıklı yaşayabilirsiniz, dedi.

Memurlar.net
https://www.memurlar.net/haber/880439/kahvalti-dr-mehmet-oz-un-alani-degil-konusmasin.html
yumurta kaç kalori, yumurta besin değeri, yumurta faydaları, yumurta sporcu

Her gün bir yumurta tüketildiğinde ne oluyor?

Kanada’da yapılan araştırma makul düzeyde yumurta tüketiminin kalp ve şeker hastalarında bile hastalık ve ölüm riski oluşturmadığını ortaya koydu.

Kanadalı araştırmacılar, günde bir yumurta tüketiminin kalp damar rahatsızlığı riskini artırmadığını bildirdi. Ulusal basındaki haberlere göre, McMaster Üniversitesi Nüfus Sağlık Araştırma Enstitüsü ve Hamilton Sağlık Bilimleri araştırmacıları, elde ettikleri verileri Amerikan Klinik Beslenme Dergisi’nde yayımladı. Çalışmada, daha önceki üç uzun dönemli araştırmanın verileri de kullanılarak 6 kıtada 50 ülkeden farklı gelir düzeylerinde 146.011 sağlıklı ve 34.544 kalp damar rahatsızlığı olan kişilerin yumurta tüketimleri incelendi.

Araştırmacılar, çalışmaya katılan kişilerin, günde bir veya daha az yumurta yediğini belirtti. Araştırmacı Mahshid Dehghan, yaptığı basın açıklamasında,

Birçok kişi için günde 1 adet olan orta dereceli yumurta alımı, kalp damar veya diyabet hastalığı öyküsü olanlarda bile kalp damar rahatsızlığı veya ölüm oranı riskini artırmaz, dedi.

Yumurta alımı ile kan kolesterolü bileşenleri veya diğer risk faktörleri arasında ilişki bulunamadığını aktaran Dehghan,

Bu sonuçlar güçlüdür ve hem sağlıklı bireylere hem de kalp damar hastalığı olanlara yaygın uygulanabilir, değerlendirmesinde bulundu.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/gunde-bir-yumurta-kalp-hastaligi-riskini-artirmiyor-/1716315
dışarda ev dışında sağlıklı beslenme diyet

Diyete gerek kalmadan yeni obezite tedavi yöntemleri geliştirilecek mi?

ScienceDaily’nin haberine göre, Georgia Üniversitesi’nden Emily Noble liderliğindeki ekip, fareler üzerindeki çalışmaları sırasında hipotalamusta melanin yoğunlaştırıcı hormon (MCH) olarak adlandırılan bir tür iletkeni üreten hücre kümesine odaklandı.

Amaç

Diyete gerek kalmadan yeni tedavi yöntemleri geliştirmek.

Sonuçları Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışmada, daha önce beyinde yüksek seviyelerde bulunmasının gıda tüketimini artırabileceği keşfedilen MCH’nin, ilk kez dürtüsel davranışta rol oynadığı ortaya koyuldu. Emily Noble, beyinde MCH üreten hücreler etkinleştirildiğinde farelerin yemek konusundaki tutumlarının daha dürtüsel hale geldiğini belirterek, şunları söyledi:

Beyninizde dürtüsel yemeye hayır deme kapasitenizin düzenlenmesinin temelinde yatan bir fizyoloji var.

Bulgunun, bilim insanlarının gelecekte aşırı yemeğe karşı iştahın azaltılması ya da lezzetsiz yemeklerle diyete gerek kalmadan yeni tedavi yöntemleri geliştirmesini sağlaması ümit ediliyor.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-beyinde-yeme-durtusunu-degistiren-ozel-bir-devre-kesfedildi-11-681-84679.html
öksürük, öksürüğe ne iyi gelir, öksürük nasıl geçer, öksürüğe faydalı gıdalar

Araştırma: Bal ve limonu kaynatarak içmek!

ABD’de bilim üzerine akademik çalışmalar yayınlayan American Chemical Society’nin (ACS) gerçekleştirdiği bir araştırma, öksürüğün tedavisinde kullanılan şurupların hastalığın iyileşmesine bir katkıda bulunmadığını ortaya koydu. Amerikalıların her yıl öksürük ilacına 4 milyar dolar harcadığını ifade eden uzmanlar, öksürük şuruplarının yerine bal ve limonu kaynatarak içmenin çok daha faydalı olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, öksürük şuruplarının hastalığı tedavi ettiğine yönelik inanışın tamamen psikolojik olduğunu açıkladı. Yapılan klinik araştırmalara göre bu plasebo etkisine sahip. Ancak hastalığı iyileştirmekten ziyade daha iyi bir şekilde uyumanızı sağlıyorlar. Uzmanlar şurup yerine bal ve limonu kaynatarak içmek fakat bunu 1 yaşından küçük çocuklara vermemek gerektiğini kaydetti.

Bu dönemde bol sıvı tüketmek, bol buharlı bir duş almak ya da nemlendirici kullanmak ve boğaz tahrişini engellemek için de sert şeker kullanmak gerektiğine dikkat çektiler.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-arastirma-bal-ve-limonu-kaynatarak-icmek-oksuruk-surubundan-daha-iyi-11-681-72487.html
alkol bağımlılığı

Bağımlılığın kökeni daima travmaya ve çocuklukta yaşanan sorunlara dayanıyor!

Kanadalı doktor Gabor Mate, bağımlılık tedavisine yaklaşımımızı yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyor.

Mate bir bağımlılık uzmanı ve Kuzey Amerika’nın en çok madde bağımlılığı görülen yeri olan Kanada’nın Vancouver keninde yaptığı ruh sağlığı çalışmalarıyla bilinen ve kitapları çok satan bir yazar.

2018’de Kanada Devlet Nişanı’yla ödüllendirilmişti. Yaklaşımının temelinde, tüm bağımlılıkların altında bir travmanın yattığına yönelik inancı var.

Travmayı saptayabilecek biri varsa tabii, diyor.

Mate, bağımlılığa karşı tavrımızın neden yanlış olduğunu anlattı.

Gerçek nedeni tedavi etmiyoruz

Bağımlılığa neyin yol açtığını bulmak istiyorsanız, bağımlılığın getirdiği faydaya bakmalısınız: Sizin ne işinize yarıyor? İnsanlar genelde şöyle der:

Ağrılarımı kesiyor, stresten uzaklaştırıyor, bağ kurmuşluk, kontrol, anlam, hayatta kalma hissi, heyecan, canlılık veriyor.

Bir başka deyişle, bağımlılık o kişinin başka bir şekilde karşılayamadığı önemli bir insani ihtiyacı karşılar. Tüm bunlar, bağ kuramama ya da tecrit olma ya da hayatta çok fazla stres olma kaynaklı, duygusal acı halleridir. Dolayısıyla, benim bağımlılığa yaklaşımım “Neden bağımlılık?” değil, “Neden acı çekiyorsun?”.

Bağımlılara baktığınızda, çocuklukta yaşanan sorunlar çoğaldıkça bağımlılık riskinin kat be kat arttığını görüyorsunuz. Yani, bağımlılığın kökeni daima travmaya ve çocuklukta yaşanan sorunlara dayanıyor. Bu, her travma yaşayan insanın bağımlı olacağı anlamına gelmese de her bağımlının travma yaşamış olması demek.

Bağımlılığın tedavisi için cezalandırıcı önlemler ve toplumdan dışlamak yerine çok fazla merhamet, çok fazla yardım ve çok fazla anlayış gerekiyor. Çoğu bağımlılık tedavisi yönteminin büyük başarısızlığa uğramış olması karşısında uyanıp, kendimize:

Bağımlılığı gerçekten anlıyor muyuz, diye sormamızı beklerdiniz, değil mi?

Ama tıp dünyasında bu pek sık olmaz. Bağımlılığın gerçek doğasına, insanın çektiği acıya karşı verdiği bir tepki olmasına bakmıyoruz. İnsanlara travmaları üzerinde çalışmaları ve çözmeleri için yardımcı olmuyoruz. ABD’de ortalama bir tıp öğrencisi, duygusal travma üzerine tek bir ders bile almıyor. “Sana ne oldu?” diye sormak yerine, “Senin sorunun ne?” diye sormaya devam ediyoruz.

Bağımlılık bir tercih değildir

Bağımlılık konusunda doğru olmayan bir diğer görüş de, insanların yaptığı bir tercih olduğu. Tüm hukuk sistemi, insanların bağımlı olmayı tercih ettiği varsayımı üzerine kurulu. Dolayısıyla, diğerlerini caydırmak için onları cezalandıralım. Tanıdığım hiç kimse bir gün sabah kalkıp:

Amacım bağımlı olmak, demedi.

Bağımlılık kimsenin yaptığı bir tercih değil, duygusal acıya verilen bir tepki. Ve hiç kimse acı çekmeyi tercih etmez. Bağımlılık konusunda doğru olmayan bir diğer görüş de, genetik olduğu inancı. Evet, ailelerde kuşaktan kuşağa geçiyor. Peki, neden kuşaktan kuşağa geçiyor. Ben bir alkoliksem ve çocuklarıma bağırıp, çağırıyorsam; onlar da büyüdüklerinde kendilerini alkolle sakinleştirir. Bunu genetik yollarla mı geçirmiş oldum? Veya bu, kendi içinde büyüdüğüm koşulları onlara da yaşattığım için geliştirdikleri bir davranış mı? Genetik yatkınlıklar olabilir ancak bu önceden saptanmış bir şey değil. Bu, genetiğinizin bir bağımlı olmak üzere programlandığı anlamına gelmiyor.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-dr-mate-bagimliligin-kokeni-daima-travmaya-ve-cocuklukta-yasanan-sorunlara-dayaniyor-11-681-84374.html
kan tahlili, biyokimya, laboratuvar

Kan tahlili ile kanser ve alzaymır gelişmeden belirlenebilecek!

Asrın hastalığı kanser ve alzaymır, artık yılda bir kez yapılacak kan tahlili ile önceden tespit edilebilecek.

20 yıldır ‘İnsan Protein Atlası‘ üzerinde çalışmalar yürüten İsveç Kraliyet Enstitüsü’nden, dünyaca ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, yakın bir gelecekte yılda bir kez kan tahlili yaptırılarak, kanserden alzaymıra pek çok hastalığın yakalanmadan belirlenerek, takibe alınabileceğini açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde Sağlık Bakanlığı’nın ev sahipliğinde düzenlenen 6. Türk Dünyası Tıp Kurultayı’nda konuşma yapmak üzere İstanbul’a gelen İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü ve Karolinska Enstitüsü’nden Science for Life Laboratuvarı kurucusu, ünlü biyoteknoloji uzmanı Prof. Dr. Mathias Uhlen, bilim dünyasının DNA’nın yapı taşları olan kandaki proteinlere odaklandığını vurguladı. Prof. Dr. Mathias Uhlen,

Herkesin kanında kendi parmak izi var aslında. Bu da bilim dünyasını heyecanlandıran bir buluş oldu. Kişinin sağlıklı mı olduğunu yoksa bir hastalığa mı yakalanıyor olduğunu bu sayede takip edebiliyoruz. Muhtemelen çok yakın bir gelecekte de insanlara her yıl bir kan tahlili yaptırarak, herhangi bir hastalık geliştiriyor mu geliştirmiyor mu bunu izleme şansımız olacak, dedi.

Karaciğer yağlanmasından diyabete

Prof. Dr. Uhlen, herkesin parmak izi gibi kandaki proteinin de kişiye özel olduğunu, bunun da başta kanser hastalığı olmak üzere pek çok hastalığa yakalanmadan önce önemli bir belirteç görevi yapacağını anlatarak,

Kanserin birçok tipinde özellikle de erken teşhis için bize çok faydası olacak. Çünkü ne kadar erken teşhis edebiliyorsak o kadar iyi tedavi edebiliyoruz. Onun yanında alzaymır hastalığının semptomlarını veya belirtilerini görebilmek açısından ya da ona benzer hastalıkların takibinde faydalı olacak. Ayrıca genel hastalıklar dediğimiz karaciğer yağlanması, diyabet gibi hastalıkları da henüz oluşmadan takip etmekte faydası olacak” diye konuştu.

Bilimdeki sessiz devrim

Şu anda bilimde ‘sessiz bir devrim’ gerçekleştiğini vurgulayan Prof. Dr. Mathias Uhlen, şunları söyledi:

Bilimsel ve tıbbi araştırma açısından gerçekten çok heyecan verici bir dönemden geçiyoruz. Adeta sessiz bir devrim yaşanıyor. Özellikle de geleneksel kimyasal ilaçlardan artık direkt kandaki proteinleri hedefleyen kişisel tedavi imkanı sağlayan biyolojik ilaçlara bir geçiş var. Daha fazla kullanılıyor bunlar. Başarıları da daha yüksek. Bunun da sebebi hedefinin ve etkinliğinin daha belli olması. Şu anda kullanılan 10 ilacın 8’i biyolojik ilaç haline geldi. Bunlar hangi hastalıkları hedefliyor derseniz, otoimmün hastalıklar başta geliyor. Ama kanser tedavisinde de bu ilaçların geleneksel ilaçlara kıyasla çok daha fazla kullanıldığını ve çok daha başarılı olduğunu görüyoruz. Otoimmün hastalıkların başında ise sedef, MS (multipl sklerosiz) ve romatoid artrit geliyor. Bu hastalıklarda biyolojik ilaçlar gerçekten bir devrim yaratıyor.

Kanda çok önemli 700 protein

Araştırmalarına ait 550’den fazla yayını olan Prof. Dr. Uhlen, 2003 yılından bu yana ‘İnsan Protein Atlas’ının oluşturulabilmesi için çalışıyor. 2015’te insan dokularında ve organlarındaki protein dağılımını gösteren Doku Atlası’nı, 2016’da hücrelerdeki insan proteinlerinin hücre içi konumlarını gösteren Hücre Atlası’nı, 2017 yılında da kanser hastalarının hayatta kalımlarının RNA ve protein seviyeleriyle nasıl ilişkili olduğunu gösteren Patoloji Atlası’nı tamamlayan Scince for Laboratuvarı’nın kurucusu olan Prof. Dr. Uhlen, “20 yıldır bu çalışmaları yapıyoruz. Yapmak istediğimiz şey insan vücudundaki bütün yapı taşlarını ki, yapıtaşı derken proteini kastediyoruz, haritalandırabilmek. Bunların hem ilaç geliştirmekte hem de teşhisleri yapabilmekte bizlere katkısı olacak. En önemlisi de kandaki proteinlerin ne olduğunu tamamen anlamaya ve bunları haritalandırmaya çalışıyoruz. Bu noktada bildiğimiz bir şey var ki, insan kanında çok önemli 700 tane protein var ve bunlar teşhiste çok faydalı. Çünkü her bir insanın parmak izi farklı olduğu gibi kanındaki proteinlerin izi de farklı.”

Yeni nesil biyoteknolojik ilaçlar maliyet etkin değil

Proteinleri hedefleyerek kişisel tedavi olanağı sunan biyolojik ilaçlarda, şu anda en büyük sorunun yüksek maliyet olduğunu belirten Prof. Dr. Uhlen sözlerini şöyle noktaladı:

Bunlar ya kullanan hastalar için ya da toplumun geneline çok yüksek maliyet çıkarıyor. Dolayısıyla bundan sonraki dönemde en önemli hedefimiz bu ilaçları daha ucuza mal edebilmeyi sağlamak. Tabii ki yeni biyolojik ilaçlar arasında maliyeti daha düşük olanlar da var. Karşımızda şöyle bir etik ikilem var; Çok faydalı ilaçlar, etkililiği yüksek ilaçlar, ancak çok pahalı, dolayısıyla bunları kim kullanabilecek kim kullanamayacak.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/hekim/tibbi-gelismeler/tr-kan-tahlili-ile-kanser-ve-alzheimer-gelismeden-belirlenebilecek-2-19-83924.html
mumya, babil, eski mısır,

Kalp ve damar hastalıkları sanılandan daha eskiye dayanıyor!

ABD’nin Teksas Üniversitesi Sağlık Bilim Merkezi Kalp ve Damar Hastalıklarından Dr. Muhammed Madjid öncülüğünde yürütülen araştırmada Güney Amerika ve Mısır’dan yaşları 18-60 olan yaklaşık 4.000 yıllık 5 mumya incelendi.

Üçü erkek ikisi kadın olan mumyaların damar dokularındaki lezyonların tespiti için kızılötesi spektroskopi kullanıldı. Çalışma sonucunda mumyaların atardamar örneklerinde yüksek kolesterole bağlı hasar görüldü.

Madjid, mumyalar üzerinde yürüttükleri araştırmaya göre, damar tıkanıklığının sadece günümüzün değil o zamanki insanların da bir sorunu olduğunu ortaya koyduğunu ifade etti. Araştırmanın sonuçları “American Heart Journal” isimli dergide yayımlandı.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/kalp-ve-damar-hastaliklari-sanilandan-daha-eskiye-dayaniyor/1615931
Kilosu 78 olmasına rağmen mide küçültme ameliyatı olan ve sonra enfeksiyon kaparak 36 yaşında hayata veda eden Özge Şeker, estetik amaçlı operasyonları tartışmaya açtı. Kamu hastanelerinde mide küçültme ameliyatları için vücut kitle indeksinin 40 ve üzeri olması gerekiyor Özel hastanelerde ise vücut kitle endeksi 30’un üstünde olan kişilere ameliyat olabilecekleri söyleniyor ve telefonla pazarlık yapılıyor. Kilosu 78 olmasına rağmen mide küçültme ameliyatı olan ve sonra enfeksiyon kaparak 36 yaşında hayata veda eden Özge Şeker, estetik amaçlı operasyonları tartışmaya açtı. Türkiye’deki kadınların %20,9’u erkeklerin ise %13,7’si obez Dünya sağlık Örgütü (WHO) obeziteyi en riskli 10 hastalıktan biri olarak kabul ediyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı kamu hastanelerinde yapılacak mide küçültme ameliyatları için vücut kitle indeksinin 40 ve üzeri olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise, yan hastalığı bulunan kişilerin vücut kitle indeksi en az 35, yan hastalığı bulunmaya kişilerde ise bu değer 40 ile sınırlandırılıyor. Obezite git gide yayılırken arama motorlarına mide küçültme ameliyatı yazdığımızda birçok reklam karşımıza çıkıyor. Bazı cerrah ve hastaneler de, bu ameliyatları birkaç dakikalık telefon görüşmesinin ardından yapılıp yapılamayacağını söylüyor. Reklamlarda çıkan numaraları aradığımızda telefonu açan doktor veya asistanları vücut kitle indeksi 30’un üstünde olan kişilerin ameliyat olabileceklerini söylüyor. Sınırımız 30 Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede C.O adlı bir cerrahın asistanı olarak görev yaptığını ve isminin A.G olduğunu söyleyen kişiye boyumuzun 172cm, kilomuzun 114 ve yaşımızın da 37 olduğunu söylüyoruz. Vücut kitle indeksimizin 38.5 çıktığını ve ameliyat olmak istediğimizi söylüyoruz. Doktor asistanı, 30’un üstünde mide küçültme ameliyatı olabiliyorsunuz. 38 de gayet uygun. 36 kilo fazlanız var, diyor. Ameliyat için vücut kitle indeksinin en az 40 olması gerekip gerekmediğini sorduğumuz kişi, Öyle bir durum söz konusu değil. Yaşınız müsait. Kronik bir rahatsızlığınız yoksa ameliyat olmanızda hiçbir sakınca yok. İşlem zaten yarım saat kadar sürüyor. Ücreti 12.500₺. Ameliyattan sonra üç günde normal hayatınıza dönebileceksiniz. Doktorumuz da bu işin üstadı. 9 ayda 266 vakaya baktı, diye konuşuyor. Tüp yerine balon İzmir Karşıyaka’da obezite ameliyatları gerçekleştiren T.E adlı bir doktorun asistanı ise önce boyumuzu ve kilomuzu soruyor. Boyumuzun 170 santim kilomuzun ise 90 olduğunu söylediğimiz kişi, daha önce spor ve diyet yapıp yapmadığımızı soruyor. Vücut kitle İndeksiniz 31 çıkıyor. Herhangi bir sağlık sorununuz yoksa ameliyat olabilirsiniz. Bizim sınırımız 30. Bu ameliyatın ücreti 16 bin ₺ diyor. Avcılar’da özel bir hastanede genel cerrahi uzmanı E.O.Y ise, Ameliyat için sınır vücut kitle endeksi 40. Sizinki 33. Size ameliyat olmaz. İsterseniz balon ameliyatı yapalım. Bu operasyonla midenize bir balon koyuyoruz. Bu balonlar ayarlanabiliyor, diyor. Uçana kaçana ameliyat yapmaya çalışıyorlar Bazı cerrahların: Tüp mide ameliyatıyla her şeye son, diyerek bu işin reklamını yapmaya başladıklarını dile getiren Türkiye Metabolik Cerrahi Vakfı Başkanı Prof. Dr. Alper Çelik, şöyle konuştu: Mide küçültme ameliyatı göreceli olarak daha basit olduğu için bazı cerrah arkadaşlarımız tarafından her şeye sonmuş gibi lanse ediliyor ama bu doğru değil. Uçana kaçana mide ameliyatı yapmaya çalışan cerrahlar var. Şeker hastalarına da tüp mide ameliyatıyla diyabete son diye tanıtımlar yapmaya başladılar. Bu doğru değil. Tüp mide ameliyatı düşünüldüğü kadar etkili bir ameliyat da değil. Tüp mide ameliyatlarının uzun dönemdeki sonuçları da o kadar etkili değil. Bu insanlar birkaç yıl iyi gidiyorlar. Daha sonra verilen kiloları geri almaya başlıyorlar. Bir yılda 15 bin mide ameliyatı! Türk Obezite Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Taşkın da Türkiye’de yılda yaklaşık 15 bin mide küçültme ameliyatı yapıldığını belirterek, Bu rakamın içine şeker ameliyatları ve diğer operasyonlar da dahil. Dünyada mide küçültme ameliyatlarında ölüm oranı %o 1 olarak telaffuz edilirken Türkiye’de bu oran %o 5’lere kadar yükselmiş durumda, dedi. İl Sağlık Müdürlüğü inceleme başlattı Özge Şeker’i ölüme götüren ameliyatı yapan Op. Dr. Hasan Erdem, Adli tıp raporu gelmeden açıklama yapmayacak. Erdem’in çalıştığı Medical Park Bahçelievler Hastanesi yetkilileri ise, ölümün resmi makamlarca araştırıldığını ve gerekli raporlar tamamlandıktan sonra açıklama yapacaklarını ifade etmişti. İl Sağlık Müdürlüğü de ölüme dair inceleme başlatmıştı.

Obezitede cerrahi müdahale, ideal bir tedavi yöntemi değil!

TÜ Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Tuğrul Demirel de obezitede cerrahinin hiçbir zaman ideal bir tedavi olmadığını söyledi.

Tabii ki obezitenin kontrolünde cerrahi çok etkili, kısa sürede çok büyük bir sonuç alınıyor ama arada çok büyük bir ama var. Asla ideal bir tedavi değil, çünkü cerrahi dediğimiz şey bir ameliyat. En hafifinden bir mide ameliyatı yapıyoruz. Daha farklı hasta gruplarında ince bağırsağı da içine alan ameliyatlar yapıyoruz ve bunlar çok büyük risk taşıyan işler. Burada işin temelini kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kere obezitenin önlenebilir bir hastalık olduğu tam olarak anlatabilmiş değiliz.

Obezite çocukluk çağında eğer önlem alınırsa, eğitim programlarında buna öncelik verilirse, erişkin çağında çok ciddi anlamda önlem alabileceğimiz bir sorun, diye konuştu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-sibel-guldiken-turkiyenin-yuzde-65i-kilolu-sinifinda-11-681-83611.html

Her üç yetişkinden biri obez!

Prof. Dr. Güldiken, Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün obezite ile ilgili güncel rakamlarını paylaştı. 

Türkiye’de ‘Sıklık çok yüksek mi?’ diye baktığımızda çok çarpıcı sonuçlarımız var. Özellikle güncel rakamları paylaşmak istiyorum. Sağlık Bakanlığı’nın Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün sayfasında olan rakamlar bunlar. Erkeklerde Türkiye’deki sıklık yaklaşık yüzde 20 yani 5 erkekten 1 tanesinde, kadınlarda yüzde 40 yaklaşık 2 – 3 kadından bir tanesinde toplamda da baktığınızda yüzde 30’larda olan bir rakam var.

Yani kabaca bir değerlendirme yaptığınızda, 3 yetişkinden 1 tanesinin obezite hastalığına yakalandığını ifade etmek durumunda kalıyoruz, dedi.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-sibel-guldiken-turkiyenin-yuzde-65i-kilolu-sinifinda-11-681-83611.html
obezite diyetisyeni

Türkiye’nin %65’i kilolu sınıfında

Prof. Dr. Sibel Güldiken: Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin %65’inin kilolu sınıfına girdiğini ve bu tabloya göre normal kiloda olan kesimin %35’te kaldığını belirtti.

Trakya Üniversitesi (TÜ) Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sibel Güldiken, Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin %65’inin kilolu sınıfına girdiğini ve bu tabloya göre normal kiloda olan kesimin %35’te kaldığını belirtti. Prof. Dr. Güldiken,

Bu tabloya baktığımızda normal dediğimiz kesim yüzde %35’te kaldığını belirtti.

Dr. Tuğrul Demirel ise obezitede cerrahinin hiçbir zaman ideal bir tedavi olmadığını söyledi.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-sibel-guldiken-turkiyenin-yuzde-65i-kilolu-sinifinda-11-681-83611.html

obezite hakkında gerçekler

Bugün 11 Ekim Dünya Obezite ile Mücadele Günü

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, 11 Ekim Dünya Obezite ile Mücadele Günü kapsamında bilgilendirme ve farkındalık toplantısı düzenlendi.

Prof. Dr. Sibel Güldiken ve Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Tuğrul Demirel‘in katıldığı toplantıda obezite ile mücadelenin önemine dikkat çekildi. Prof. Dr. Sibel Güldiken, Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin yüzde 65’inin vücut kitle endeksi rakamlarına göre kilolu sınıfına girdiğini ifade etti. Obezitenin görsel bozukluk ve psikolojik rahatsızlığı dışında metabolik rahatsızlıkların da temelini oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Güldiken,

Obezite görselliğin ve kişinin psikolojik yapısının ötesinde kişinin metabolik hastalıklarının da temelini oluşturuyor. Bunlar, diyabet, hipertansiyon, mekanik bazı yürüme problemleri, astım gibi hastalıklar, safra kesesi taşı gibi sorunlar, hatta günümüzde yapılan çalışmalar bazı kanser türlerinin dahi temelinde obezitenin yattığını göstermekte, dedi.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-prof-dr-sibel-guldiken-turkiyenin-yuzde-65i-kilolu-sinifinda-11-681-83611.html

diyetisyen, beslenme uzmanı, beslenme ve diyet uzmanı, beslenme ve diyetetik, gerçek diyetisyenler sitesi

Dışarıda yemek yiyenler daha fazla kimyasala maruz kalıyor!

Dışarıda sıklıkla yemek yiyenler, zararlı kimyasal maddelere daha yüksek seviyede maruz kalıyor.

Medicaldaily internet sitesinde yayımlanan habere göre, Silent Spring Enstitüsündeki araştırmacıların, ABD Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi’ne (NHANES) katılan 10.100 kişinin verileri üzerinden yaptığı araştırma, dışarıda yemek yiyenlerin PFAS olarak da adlandırılan zararlı kimyasal maddelere daha fazla maruz kaldıklarını ortaya koydu.

Araştırma kapsamında katılımcılara, son bir gün, hafta ve yılda içinde yedikleri öğünler soruldu. Kan tahlilleri yapılan katılımcılardan evde beslenenlerin kanlarında, dışarıda yemek yemeyi daha çok tercih eden bireylere oranla daha az seviyede kimyasal maddeye rastlandı.

Evde hazırlanan yemekler daha sağlıklı

Uzmanlar, evde hazırlanan yemeklerin restoranda hazırlananlardan daha sağlıklı olduğunu ve daha az PFAS içerdiğini kaydetti. Restoranlarda bulunan gıdaların özellikle depolanma aşamasında bu zararlı kimyasallara yüksek düzeyde maruz kaldıkları belirtildi.

PFAS’lar kanser gibi rahatsızlara yol açıyor

PFAS’ların kanser, üreme, tiroit sorunları ve düşük doğum ağırlığı gibi rahatsızlıklara yol açtığına vurgu yapıldı.

Araştırma ekibinden Laurel Schaider, PFAS’lar ve tüketilen yiyeceklerin hazırlandığı yerler arasındaki bağı ortaya koyan bir araştırmanın ilk kez yapıldığını ifade etti. Paketlenerek depolanan gıda malzemelerinin BPA ve fitalat benzeri başka kimyasal maddeleri içerdiği de kaydediliyor. Çalışmanın ayrıntıları Environmental Health Perspectives dergisinde yayımlandı.

https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-disarida-yemek-yiyenler-daha-fazla-kimyasala-maruz-kaliyor-11-681-83594.html
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-disarida-yemek-yiyenler-daha-fazla-kimyasala-maruz-kaliyor-11-681-83594.html
TBMM

Siyaset insan sağlığına zarar veriyor!

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yapılan bir araştırmaya göre politikanın insan sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisi var. Araştırmada özellikle ABD’deki 2016 Başkanlık seçimleri kampanya döneminin toplumu nasıl böldüğü mercek altına alındı. İngiliz YouGov kamuoyu şirketi araştırma için Mart 2017’de 800 kişiyle görüştü.

Nebraska-Lincoln Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmaya katılanların %40’ı politikanın kendilerinde strese neden olduğunu ifade etti. Her beş kişiden biri, politika yüzünden uyku sorunu yaşadığını vurguladı. Araştırmaya katılanların %20’si siyasi görüş ayrılığı sebebiyle arkadaşlık ilişkisinin bozulduğunu bildirdi. Yine her beş kişiden biri siyaset nedeniyle kendini yorgun hissettiğini dile getirirken, %4’lük bir kesim ise siyaset yüzünden intihar etme düşüncesine kapıldığını söyledi.

Sol görüşlüler daha çok stres altında

Bu oranın ABD’de 10 milyon insana tekabül ettiğine dikkat çeken araştırmanın sorumlusu, siyaset bilimci Kevin Smith, çıkan sonucun sağlık sisteminde gerçek bir krize işaret ettiğini belirtti. Siyaset bilimci Kevin Smith ayrıca, sol görüşlü insanların politik tartışmalar nedeniyle daha çok stres yaşadığını ifade etti.

Ankete katılanların %11,5’i siyasetin beden sağlıklarına zarar verdiğini dile getirirken, %31,8’lik bir grup, medyada kendi siyasi görüşlerine aykırı fikirler savunulduğunda “delirdiğini” belirtti. %29,3’lük bir kesim ise siyaset sebebiyle kontrolünü kaybettiğini itiraf etti.

Siyaset Bilimci Kevin Smith ve diğer araştırmacılar siyasetin insanların bedensel ve ruhsal sağlığına etkisini inceleyen söz konusu araştırmanın bir ilk olduğunu ve gelecekte bu çalışmayı, kapsamını genişleterek tekrarlamayı düşündüklerini duyurdu.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-arastirma-siyaset-insan-sagligina-zarar-veriyor-11-681-83387.html
Prof. Dr. Murat Baş

Probiyotikler kilo kontrolüne destek oluyor!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Prof. Dr. Murat Baş, uygun probiyotik kullanımının ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının bağırsak sağlığını desteklediğini belirterek, bunun da yiyecek alımıyla iştahın azalmasını sağladığını söyledi.

Prof. Dr. Baş, kilo kontrolü ve sağlıklı mikrobiyata ilişkisinin, sindirim ve bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olan probiyotiklerin kilo kontrolündeki etkisinin ele alındığı toplantıda, aşırı kilonun artık küresel bir problem olduğunu ve obeziteye bağlı ölümlerin sayısının her geçen yıl arttığını belirtti.

Baş, 1980’den beri obezite ve fazla kilonun yetişkinlerde %27,5, çocuklarda %47,1 oranında artış gösterdiğini, dünyada obez veya aşırı kilolu olan yetişkin nüfus oranı %37 iken, son 33 yılda obezite oranı düşen ülkenin tespit edilmediğini vurgulayarak, bu durum karşısında sağlık örgütleri, araştırma kuruluşları ve bilim dünyasının sağlıklı kilo kontrolüne ilişkin tedbirler almaya başladığını kaydetti.

Bağırsak/bağırsak bariyerinin yaklaşık 400m2 bir yüzeyi kapladığını dile getiren Baş, vücudun enerji harcamasının yaklaşık %40’ını kullandığını ve hemen hemen her 5 günde bir yenilendiğini söyledi.

Probiyotikler, tokluk hormonlarının salınımını destekler

Bağırsak mikrobiyotası ve vücut ağırlığı arasındaki bağlantının kapsamlı olarak birçok çalışmada incelendiğini kaydeden Baş, probiyotiklerin sindirim sağlığını düzenlediğinin altını çizerek, normal ağırlıktaki kişilere göre, kilolu ve obez kişilerin mikrobiyotalarının bozulduğunu söyledi.

Prof. Dr. Murat Baş, probiyotiklerin yağ depolanmasını azalttığına ve dışkı ile yağ atımına destek olduğuna işaret ederek, yapılan çalışmalarda probiyotik takviyesinin, sürekli açlık ve yemek yeme isteği hisseden kişilerde ağırlık kaybını artırdığını ifade etti. Bağırsaklarda üretilen glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) hormonunun kan şekeri seviyesini düzenlemede etkili olduğunu anlatan Baş, şunları kaydetti:

GLP-1

Besinler bağırsaklara girdiğinde, bağırsaklarda üretilen bir hormondur. GLP-1 hormonu kan şekeri seviyesini sabit tutmada önemli bir rol oynar ve kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Vücut ağırlığı kaybından hemen sonra meydana gelen iştahtaki azalma, kısmen GLP-1’in artmasından kaynaklanmaktadır. Bağırsak sağlığı bozulduğunda GLP-1 hormonu seviyesi azalır ve beraberinde iştah artar. Bu nedenle, bağırsak sağlığı bozulmuş kişilerin vücut ağırlığı artma eğilimindedir. Uygun probiyotik kullanımı ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları, bağırsak sağlığını destekleyerek GLP-1 hormonu seviyelerini yükseltir ve bu da yiyecek alımının ve iştahın azalmasını sağlar.

Bilim insanı Henna Maria Uusitupa da 2007’de başlayıp 2018’e kadar devam eden klinik çalışmada Bifidobacterium Animalis Lactis B420 probiyotik suşunun düzenli kullanımında total vücut yağ kitlesini düşürdüğünü gözlemlediklerini belirtti. Uusitupa,

Gastrointestinal sistemin kilit fonksiyonu epitel bütünlüğü korumak. Epitel doku bozulduğunda obezite gibi metabolik hastalıklar ortaya çıkıyor. Araştırmamızda Bifidobacterium Animalis Lactis B420’nin epitel bütünlük üzerindeki geliştirici etkisi nedeniyle kilo kontrolüne cevap verdiğini, sağlıksız beslenme ile biriken yağ kütlesinde azalma sağladığını gördük, ifadelerini kullandı.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/probiyotikler-kilo-kontrolune-destek-oluyor/1593877
nişasta bazlı şeker, nbş

Şekerin en zararlı formu: “NBŞ”

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gıda Teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Sibel Bölek, Kan şekerinin çok hızlı bir biçimde yükselip düşmesine neden olan glukoz-fruktoz şurubu şekerin en zararlı formudur, dedi.

SBÜ Gıda Teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Sibel Bölek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Nişasta bazlı şeker oranını %10’dan %5’e düşürmüştük. Bu yılın sonunda oranı %2,5’e kadar indiriyoruz, dendiğini hatırlattı. Maliyeti düşük ve normal şekere göre daha tatlı olduğu için üreticilerin nişasta bazlı şekere yöneldiğini dile getiren Bölek, şöyle konuştu:

Nişasta bazlı şekerler genellikle mısır nişastanın kimyasal işlemlerden geçirilmesi ile elde edilirler. Meyve sularından gazlı içecekler, gofretler, bisküviler, dondurmalar ve reçellere kadar pek çok paketli gıdada kullanılan nişasta bazlı şekerler gıda ambalajında genellikle glukoz-fruktoz şurubu olarak belirtilmektedir. Kan şekerinin çok hızlı bir biçimde yükselip düşmesine neden olan glukoz-fruktoz şurubu şekerin en zararlı formudur. Glukoz-fruktoz şurubu içeren gıdalar açlığı bastırmak için tüketildiklerinde kan şekerini hızlıca yükselterek geçici bir tokluk hissi sağlasa da kısa bir süre sonra insülin hormonu artan kan şekerini düşürmek için hızlıca devreye gireceğinden daha şiddetli bir acıkmaya sebep olurlar. Böyle bir etki obezite, insülin direnci, diyabet, karaciğer yağlanması ve kalp-damar hastalıklarına kadar birçok hastalığa davetiye çıkarmaktadır.

Bölek, araştırmalara göre, glukoz-fruktoz şurubunun kanserli hücreleri daha etkin beslediğine işaret etti. Nişasta bazlı şekerin sağlık açısından birçok zararı olduğunu vurgulayan Bölek, şöyle devam etti:

Yapılan bir çalışma fruktozun kalp kası hücrelerinin büyümesinde rolü olan KHK-C enzimini aktif hale getirdiğini dolayısıyla kalp yetersizliğine yol açabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca, fruktoz beyindeki besinlerle ilişkili sinirleri güçlü bir şekilde uyararak bağımlılık yapmaktadır. Daha ucuz olduğu ve daha az miktarda kullanılarak istenilen tadın elde edilmesine olanak sağlayan glukoz-fruktoz şurubu genellikle çocukların tükettiği gıdalarda kullanılmaktadır. Bu nedenle paketli gıdaların içindekiler bölümü dikkatlice okunarak bu tür gıdaların çocuklar tarafından tüketilmesi mümkün olduğunca engellenmelidir.

Birçok ülkenin nişasta bazlı şeker oranını sıfıra çektiğini anımsatan Bölek, ülkemizde de sıfıra çekilmesinin sağlık açısından önemli olduğunu vurguladı.

Medimagazin
https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-nisasta-bazli-seker-sekerin-en-zararli-formudur-11-681-82946.html

trans yağ yoktur, trans yağ nedir

Trans yağ tüketiyor olabilirsiniz

Sağlığa Evet Derneği ve Türk Kardiyoloji Derneği tarafından İstanbul’da yapılan bir çalışma sonucunda, markette ve açıkta satılan gıda ürünlerinin bir kısmında tehlikeli oranda trans yağ bulunduğu tespit edildi.

Sağlığa Evet Derneğinden, Trans yağ tüketiyor olabilirsiniz başlığı altında yapılan yazılı açıklamada, trans yağın paketli gıda etiketlerinde hidrojenize bitkisel yağ olarak yer aldığı belirtildi. Açıklamada görüşlerine yer verilen Türk Kardiyoloji Derneği Lipid Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Öner Özdoğan, bu etiketle tüketicide bitkisel ise güvenlidir algısı yaratılmak istendiğini belirtti.

Dünya Sağlık Örgütünün gıdalarda her 100 gram yağda iki gram üzerinde trans yağ bulunmasının sağlığa zararlı olduğuna dikkati çekerek, 2023 yılına kadar gıda tedarik zincirinden trans yağların kaldırılmasını önerdiğini anımsatan Özdoğan, şöyle devam etti:

Ülkemizde de Tarım ve Orman Bakanlığı trans yağın gıdalarda mevcut toplam yağ miktarının %2’si ile sınırlı olması için bir düzenleme hazırlığı içindedir. Sivil toplum kurumları bu girişimi desteklemekte ve sınırın %1’e çekilmesini önermektedir. Türkiye’de dolaşım sistemi hastalıkları ölümlerin %40’ından sorumludur. Sanayi üretimi trans yağ, kalp krizi ve ölüme neden olan zehirli gıda katkısıdır. Günde 5 gram trans yağ tüketmek kalp hastalıkları riskini %25 arttırmaktadır. Çalışmada bazı gıda ürünlerinde o denli yüksek trans yağ bulunmuştur ki, her gün bu gıdayı tüketen birinde kalp hastalığı riskinin artacağı öngörülebilir. Kalp ve damar sağlığı için satışa sunulan yiyecek maddelerinin trans yağ içeriklerini mutlaka denetlemeliyiz. Trans yağın tedarik zincirinden kaldırılması yiyeceğin tadını ve maliyetini değiştirmeyecektir.

71 gıda ürününden alınan örnekler incelendi

Sağlığa Evet Derneği Üyesi Prof. Dr. Pınar Ay ise araştırmanın Türkiye’de satılan gıda ürünlerinde trans yağ miktarını saptamak üzere yapıldığını belirtti. Çalışma çerçevesinde İstanbul’da marketlerde ve dükkanlarda satışa sunulan paketli ve açık 71 gıda ürününden örnek alınarak laboratuvarda trans yağ miktarının ölçüldüğünü ifade eden Ay, şu bilgileri verdi:

Trans yağın, bu ürünlerin %7’sinde toplam yağ miktarında %3’ünü aştığı, %13’ünde ise 1 gram üzerinde olduğu saptanmıştır. En yüksek trans yağ değerleri açıkta satılan börek çeşitleri ile paketlenmiş bazı keklerde bulunmuştur. Örnek alınan simit, açma gibi çokça tüketilen hamur ürünlerinde, margarinlerde, süt ürünlerinde, dondurulmuş gıda ve çerezlerde trans yağ oranı %1’in altında bulunmuştur.

Mutfak Ürünleri ve Margarin Sanayicileri Derneği tarafından 2014-2018 yıllarında yapılan başka çalışmalarda da örnek alınan margarin, sıvı yağ, çikolata, bisküvi gofret gibi gıda ürünlerinin hepsinde trans yağ oranı %1 değerinin altında saptanmıştır. Bazı gıda üreticilerinin kullandıkları yağlar toplum sağlığını tehdit etmektedir. Açıkta satılan yağlı börekler ve paketli kekler özellikle okullar civarında kısıtlı bütçe ile karın doyurmaya çalışan öğrenciler tarafından tüketilmektedir. Çalışmayı genişleterek başka ürünlerin trans yağ oranlarını ölçmeyi hedefliyoruz. Halk sağlığı açısından sağlıklı yeni bir nesil yetiştirmeyi önemsiyoruz.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/trans-yag-tuketiyor-olabilirsiniz/1571185
su, içme suyu, çeşme suyu, su neden kalorisiz

İçme suyundaki florür, böbrek ve karaciğerleri olumsuz etkiliyor!

Sonuçları Environment International dergisinde yayımlanan araştırma, florür katılmış içme suyu kullanan 1.983 gencin kan örneklerinden elde edilen sonuçların, florürün, böbrek ve karaciğerlerin çalışmasını kötü yönde etkilediğini gösterdi. İşte “İçme suyundaki florür, böbrek ve karaciğerleri olumsuz etkiliyor!” haberimiz:

Çalışma, böbrek ve karaciğer işleyişi zayıflayan gençlerin vücutlarının daha yüksek oranda florür emilimi yaptığını ortaya koydu. Bir çocuğun idrarından florürün sadece %45’i dışarı atılabilirken yetişkinlerde bu oran %60’ı buluyor. Böbreğin diğer organlara göre daha yüksek oranda florür biriktirdiği ifade ediliyor.

Florürün olumsuz etkisiyle kişilerde böbrek hasarı, karaciğer ve tiroid rahatsızlıkları, kemik ve diş hastalıkları görülebiliyor. ABD’de diş sağlığı için içme sularının %74’üne florür katılıyor.

AA
https://www.aa.com.tr/tr/saglik/icme-suyundaki-florur-genclerin-bobrek-ve-karacigerlerini-olumsuz-etkiliyor/1552847